Günümüzde Kırklareli’de basın alanında yapılan çalışmalarda özgür olmayı basın özgürlüğü mücadelesi, modern demokrasilerin yerleşmesini mümkün kılmıştır. Basın özgürlüğü mücadelesi hem din, inanç ve vicdan özgürlüğü mücadelesi hem de düşünce özgürlüğü mücadelesi ile iç içe geçmiştir.
Kamuyu ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde kamuoyunu aydınlatmak, çeşitli sorunlar karşısında kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle siyasal iktidarları denetlemek, eleştirmek ve uyarmak, yaşanılan toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda halkı bilgilendirmek, demokratik toplumlarda basının kamusal görevleri arasındadır”
Devlet sansüründen kurtulma ve «basın özgürlüğü» ile ilgili modern idealler nasıl ortaya çıktı?
Avrupa’da basın özgürlüğü mücadelesi, ilk olarak İngiltere’de XVII. yüzyılda başlamış, asıl gücünü XVIII. yüzyılda kazanmış, hızla Amerika’ya yayılmış ve Kıta Avrupa’sını etkilemiştir (Keane, 1993: 27). Bu yüzyıllar aynı zamanda liberalizmin düşünsel temellerinin atıldığı ve ilk uygulama alanı bulduğu bir dönem olduğundan, basın özgürlüğü taleplerine ilişkin ilk modern metinler liberal düşüncenin ana kaynaklarını oluşturacak düşünürlerce yazılmıştır.
Teolojik yaklaşım
Basının davranışlarının bireyin haklarına uygun olması fikri
Faydacılık kuramı
Hakikate yurttaşlar arasında kısıtlamasız tartışma yoluyla ulaşılacağı düşüncesi
Liberalizm akımının basın özgürlüğü alanındaki ilk önemli temsilcisi John Milton’un basın özgürlüğü tarihi açısından bir klasik sayılan Areopagitica: John Milton’dan İngiltere Parlamentosu’na Sansürsüz Basım Hakkında Söylev başlıklı yazısı, XVII. yüzyılın ortalarında 1644’te sansür yasasının geçerli olduğu bir dönemde kaleme alınmıştır.
John Milton’un adını mitolojiden, Atina’nın Ares tepesinde kurulan ve Orestes’in annesini öldürme suçunu affeden mahkemeden alan kitabı Areopagitica’da bir toplumu oluşturan kişilerin düşündüklerini dile getirme, yazma ve bunları diğerlerine iletme hakkının gerekçelendirilmesindeki öncü görüşleri açık bir biçimde dile getirmektedir.
Teolojik yaklaşım devlet sansürünü Tanrı’nın insanlara ihsan eylediği akıl adına eleştiriyordu. Milton’un Areopagitica’sında (1644) en açık savunusu bulmuştu.
Milton kitapların ruhsata ve sansüre bağlı olmasını buyuran bir hükümet kararına karşı, Tanrı aşkı ile özgür ve bilgili ruhun serpilip gelişmesi için özgür basına arka çıktı.
Milton’a göre basın üzerine konan genel sınırlamalar etkisiz ve yararsızdır. Bunları çiftlik kapısını kapayarak kargaların icabına bakacağına uman babayiğite benzetmişti.
Basına konan sansür bireylerin düşünme özgürlüğünü, basiretli davranma yeteneğini, Hristiyan'ca yaşam sürme seçeneğini kısıtladığı için de iğrençti. Milton’a göre matbaanın anahtarı cennetten inmedir.
Milton yazısında basın özgürlüğünün toplum açısından yararlarını altı noktada toplamıştır:
Kötü ve yanlış fikirlerin yok edilebilmesinin en güvenceli yolu olan basın özgürlüğü, gerçeklerin serbest olarak yayılımına olanak sağlar.
Bize yeni ve garip gelmeleri nedeniyle iyi fikirleri de kötü olarak mahkûm etmemiz tehlikesi her zaman vardır; basın özgürlüğü bunun önüne geçer.
Kötülük kaynakları çoktur ve bunların çoğuna insanların ulaşabilmesinin önüne basılmış eserlerin sansür edilmesi ile geçilemez.
İnsanların pek çoğu sansür görevini yapabilecek yetenekte değildir; bu yetenekte olan insanların ise, pek azı böyle bir görevi kabul eder.
Eserlerin ancak pek azı bütün kısımları itibariyle kötüdür; böyle olunca sansürlenen bir eserde az sayıdaki kötü kısımlar için okuyucu eserin kapsadığı bütün iyi kısımlardan mahkûm edilir.
Bir kişinin okuduğu eserdeki iyi ve kötü kısımları bizzat kendisinin ayırması hayat tecrübesi bakımından en önemli yararı sağlar.
Milton, alt başlığı “İzinsiz Basım Özgürlüğü İçin Konuşma” olan yazısında, sansürün Tanrıdan ödünç aldığı aklıyla seçim yapabilme yeteneğinde olan insanın aşağılanması anlamına geldiğini şiirsel bir biçimde ifade etmiştir:
«Devlet sansürü, Tanrı’nın insanlara ihsan ettiği aklı reddediyordu. Bir çeşit cinayetti bu: Bir insanı öldüren, Tanrı’nın imgesinde yaratılmış akıllı bir yaratığı öldürür; öte yandan iyi bir kitabı yok eden, aklın kendisini ve insan aklına yansıdığı biçimiyle Tanrı’nın imgesini öldürür» (Akt. Keane, 1993: 31).
Basın özgürlüğünün doğal haklara dayanan kuramı ilk olarak Matthew Tindall’ın eserinde (1704) dile getirilmiştir. Tindall basın özgürlüğüne ilişkin dinsel gerekçeleri bir kenara itmiştir.
Tanrı’nın bir lütfu sonucu, insanların, altında inim inim inledikleri papaz baskısından kurtulmak için keşfedilen asil matbaacılık sanatı… bizi yeniden ruhbani köleliğe indirgemek isteyenlerin bir aracı haline gelmemeli (1704: 288).
Tindall doğal hak ilkesini dinsel alandan siyasal alana genişletmiştir.
XVII. yüzyılda basın özgürlüğüne yönelik düşünceleriyle öne çıkan bir diğer önemli düşünür John Locke'tur. 1632-1704 yılları arasında yaşamış olan ve liberalizmin öncü isimlerinden biri olan John Locke, 1694’de parlamentoda basın üzerindeki devlet sansürünün neden kaldırılması gerektiğini on sekiz madde ile açıklayan bir konuşma yapmış, sansüre devam etmenin önemli ekonomik sonuçları olacağını, sansürün İngiliz basımcılarının ticaretini zedelerken, onların diğer ülke basımcıları ile rekabetini zorlaştıracağını ileri sürmüştür. Locke, ayrıca “Özel İzin Yasası”nın hantal ve gereksiz olduğunu, genel yasaların ahlaksız kişilere karşı yeterli korumayı zaten sağladığını savunmuştur