Okulu bitirip Kırklareli’de kaldığımda her şeyin gitmeden önceki gibi olacağını hayal etmiştim.
Bazı zamanlar o zamanki benle, şu anki ben arasında sıkışıp kaldığımı hissetim. Kendimi teselli ettiğim tek bir nokta vardı: Burası ben olduğum yer, burada yaşayan insanların beni sadece ben olduğum için kabul ettiği yer, burası her sokağında hüzünlendiğim ama aynı zamanda da mutlu olduğum yer
Bir yere uzun bir süre sonra temelli dönünce ilk defa yerleşiyormuşsunuz gibi hissettiriyor insana. Sokaklar, insanlar aynı, tanıdık ama bir o kadar da yabancı.
Tam anlamı ile olamasa da değiştiğiniz için sıfırdan başlama şansınız oluyor, gibi geliyor. Ama öyle olmadığını kısa bir süre sonra fark ediyorsunuz. Siz değişmiş olsanız da insanlar ve size bakış açıları aynı kalıyor.
Çoğu şeyi başardık ama insanların bize bakışını bir türlü değiştiremedik. Çok değil bundan aylar hatta haftalar önce yaptıklarınızla sürekli yargılanıyorsunuz. İnsanoğlu, olarak güzel olan her şeyi unutmaya meyillimiz var. Ama güzellikleri bir anda unutabiliyoruz.
Aynı bir mum misali. Mum yanarken, bizi aydınlattığı belki birazda olsa ısıttığı için etrafına toplanıyoruz. Utanmasak, “Yarabbi bu nasıl bir nimet” diye dua edeceğiz. Gelin görün ki, mum bittiğinde ışığını ve sıcaklığını kaybettiğinde geride sadece bir avuç pislik kalıyor.
Ne yazık ki hayatımızdaki çoğu kişiye de bu şekilde bakıyoruz. Hemen celallenmeyin. Açıklayacağım. Yazmak, konuşmak ve nefes almak kadar çok sık yaptığım bir şey: kendimi insanlara açıklamak… Kartları bu kadar açık olan birinin bu kadar açıklamaya ihtiyaç duyması da bendenize özgü.
Konumuza dönmek gerekirse, etrafımızdaki insanlar, ışığı ile bizi aydınlatmayı bırakınca ya da bizi aydınlatacak gücü olmayınca, arkalarında bıraktıkları tortulara bile bakmıyoruz. Çoğunuzun bildiği üzere mum biraz çabayla geri kazandırılabilen bir şey.
Ama biz her şeyin yenisine çok alıştık. Belki bazı şartlardan dolayı eskisi gibi yırtılan kıyafetlerimizi yamamayı öğrendik. En önemlisini es geçtik. İnsanların kalbini yamamayı unuttuk. Hiç fark ettiniz mi bilmem?
Etrafınıza dönüp baktığınızda kaç kişi var. “Pandemi, işte görüşemiyoruz.” bahanesiyle uzak kaldığınız kaç kişiyle tekrar görüşmeye başladınız. Tamam, belki görüşüyorsunuz ama aradaki soğukluğa bir çare bulabildiniz mi?
Bir araya geldiğinizde içinizdeki o donuk hisse bir anlam verebildiniz mi? Belki de eriyen mumların kalıntılarıdır bunun sebebi.
Bu hayatta en berbat olduğum şey olan matematiği bile öğrenip, en zor problemleri çözebilirim. Ama insanları asla çözemeyeceğim.
Çünkü son zamanlarda insanlar o kadar ufak şeylerden karşı karşıya gelmeye başladı ki. Durumun ciddiyetini anlamanız için size şu örneği verebilirim;
Bir tanıdığım sırf diğer müşterisi ile çay içip onu bekletti diye berberini değiştirdi. Bir erkek için berberin önemini anlatama gerek yok. Yıllardır, berbat bir saç modeli ile dolaşsan bile o berber değiştirilmez. Bir yerde namus meselesidir.
İşler sarpa sardığında herkes, her şeyini arkasında bırakıp gitmek ister. Ya da yeniden başlamak için önümüze çıkan fırsatları değerlendirebiliyoruz.
Mücadele edecek gücü kendimizde bulamıyoruz. Ama acı bir gerçek dünyanın öbür ucuna bile gitseniz, yanınızda gelecek ve bütün bunları hatırlatacak bir şey var: SİZ
Onun gitmesine ya da içinde bulduğunuz duruma göre evrilmesine izin verdiğiniz zaman bir adım bile atmanıza gerek kalmayacak.
Bir yere giderken yanınızda istemediğiniz bir arkadaşınız olur ya, “size” o gözle bakın. Kesin çözüm istiyorsanız, Hansel ve Gratel’deki gibi onu bir ormana götürün ya da Pamuk Prenses’teki gibi bir avcıya emanet edin. Dikkat etmeniz gereken tek şey sonuçtan emin oldun.
Çünkü böyle giderse bu masalın sonu mutlu bitmeyecek…