Yakın zamanda konseptiyle Kırklareli’de gözde olan işletmelerden birinde masalar felsefe, edebiyat ve tiyatro alanlarında üne sahip isimlerin adını almış. Rasgele oturduğum bir masada Levinas’in ismine rastladım. Batı felsefesinde düşünme, aynının başkaya gidip ondan kendisine döndüğü bir özdeşleşme süreci üzerine kuruludur. Başka’yla karşılaşan düşünce, kavramlar, ilkeler, temsiller aracılığıyla onu kendisine indirger veya benzetir. Başka’da bulduğu zaten ona kendi koyduğudur. Onunla karşılaşması kendi terimleri aracılığıyla olur. Bu aynının hareketidir. Levinas, felsefeyi aynının hareketi karşısında, başkaya konuksever bir düşünce olarak tanımlar. Bu tip bir felsefe, dünyanın anlamını başkasıyla karşılaşma, başkasının kendini ifade etmesinden itibaren düşünmeye açıktır. Aynı zamanda, bu tip bir felsefe sonsuz fikriyle ilişkilidir.


Levinas, savaş sonrasında Yahudi Talmud geleneğiyle ilgilenir. Batı felsefesinin iki kaynağı olduğunu saptar: Eski Yunan geleneği ve Yahudi-Hıristiyan geleneği. Batı kültürü iki farklı kaynak olarak Eski Yunan’daki sonlu evren anlayışı ve Vahiy’le gelen sonsuzluk fikri üzerine kuruludur. Ortaçağ düşüncesi ve Descertes, Spinoza ve Leibnitz gibi modern filozoflar sonlu ve sonsuz arasında bir ilişki kumaya çalışır. Akıl sahibi, kendine yeten bir varlık olan insan ile tanrının yarattığı ve yasasını odan alan bir varlık olarak insan nasıl aynı kültürde buluşabilir? 18. yüzyıl düşünürü Kant’ta ise sonluluk düşüncesi hakimdir. Kant’ta sonsuz, yalnızca görünün a priori formları olan zaman ve mekanın sonsuz olarak temsil edilmesinde karşımıza çıkar. Sonsuz aynı zamanda aklın bir ideasıdır. Sonsuz kurucu değil, aklın bütünlüğüne bir katkı sağlayıcıdır. Kant’ta sonsuzluk marjinal bir statüdedir. Hegel, Kant’ın sonlu ve sonsuz arasındaki ilişkiyi koparmasına itiraz eder.


Levinas Hegel’in sonlu ile sonsuz olanın ilişkisini ele alışıyla ilgilenmiştir. Hegel’de sonsuz sonludan ayrı değildir. Sonlu, sonsuzun diyalektik hareketi içinden çıkar ve ona geri döner. Sonsuzun hareketi tüm sonlu başkalıkları bütünleştirir. Bütünlük sonsuzdur. Levinas, Hegelci sonsuzun karşısına Descartes’ın sonsuz fikrini çıkarır. Bütünlük ve Sonsuz’ un temel fikri, Hegelci bütünleştiren sonsuzun karşısına, bütünselleştirmeye direnen bir başkayla ilişki olarak sonsuzu çıkarmaktır.


Levinas, Bütünlük ve Sonsuz’ da Descartes’ı yeniden yorumlayarak Hegel ve Heidegger’le hesaplaşır. Heidegger, Kant gibi bir sonluluk düşünürüdür. Heidegger’de sonluluk tüm varolanla ilişkinin koşuludur. Ölüme doğru giden Dasein, bu imkanla ilişki kurarak bireyleşir, ayrılır, özgürleşir, tarihselleşir. Levinas bu eserde Kant’ın eleştirdiği metafizik anlayışına geri dönmez. Metafizik arzudan söz eder. Bu, başkaya doğru giden arzudur. Bu arzu diğer ihtiyaçlar gibi tatmin edilemez. İnsanda ortaya çıkan metafizik arzu, diğer arzular gibi bir eksiklikten değil aşırılıktan ortaya çıkar. Levinas, Descartes’in üçüncü meditasyonundaki kendi sonluluğumu içimdeki sonsuz fikrinden idrak ettiğim argümanı üzerinden yola çıkar. Descartes’a göre bendeki sonsuzluk fikri, sonsuz varlığın ne olduğunu kavramamı sağlamaz. Levinas bu fikri, taşıyamadığını taşıyan bir özne olarak yorumlar.


Metafizik ya da aşkınlık, zihnin dışsallığa yönelmesinde bulunur. Bu dışsallık arzusu konuşmada temellenir. Hakikat ve adalet arasındaki ilişki bağlamında, adalet yüzün konukseverce kabul edildiği bir konuşma deneyimine dayanır. Metafizik arzu, başkayla etik ilişkide somutlaşır. Bu ilişki, bir konuşma ilişkisidir. Başkasının yüzünün anlam ifade etmesi, “yeninin gerçek deneyimi”dir. Kökensel olan anlam ilk olarak yüz yüze ilişkide ortaya çıkar. Sonsuz, başkasının yüzünün anlam ifade etmesidir. Bu ilişkide başkası beni sorgular ve keyfi özgürlüğümün hesabını vermemi ister. Bu sorgulama ile kendime eleştirel bir mesafe alırım. Böylece, zihin kendi kökeninin ötesine, öncesine gider.


Hakikat yalnızca bir olgu olmadığı için anlaşılırlıktan ayrılamaz. Anlaşılırlık, nesneye saygı kazandırır. Haysiyetsizlik bilincinden doğan zihnin kendiliğindenliğinin sorgulanması, hakikati önceler. Ahlak dışılığımın bilincine, sonsuza tabi olmamla, başkasının yüzünün anlam ifade etmesiyle varırım. Bütünsellik kuramsal, sonsuzluk ahlakidir. Özgürlüğün kendi kendinden utanabilmesi hakikati kurar. Ahlaki bilincin başlangıcı başkasının kabulüdür. Başkası olarak Başkası’nın bir ben’e denk olmaması karşısında utanç duyarım. Benim güçlerime karşı bir direniş olan başkasında, özgürlüğümün keyfiliğini ve şiddetini görürüm.


Levinas’a “yüz yüze” olan etik ilişkide, yüz bir biçim ya da kavram değildir. Yüz bana bakar ve konuşur. Bana bir görülme deneyimi yaşatır ve konuşmasıyla dünyayı anlamlandırır. Yüz aşkındır: Belirdiği dünyaya ait değildir, yersi yurtsuzdur, yabancıdır, yoksuldur, proleterdir. Başkasını tanımak bir açlığı tanımaktır ve vermektir. Bir öğrenme ilişkisi olan bu sefalette ustamı bulurum.