Kırklarelili çok sevdiğim tarihçi bir hocamla ara ara tarih üzerine sohbetler gerçekleştiriyoruz. En son sohbetimizde ikimizin de ortak noktası olan Cumhuriyet yıllarında Türk basını üzerine konuştuk.
Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması, Lozan Barışı ve İstanbul Hükümeti arasındaki ilişkileri farklı bir aşamaya getirir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının uygulamalarına karşı sürekli bir yayın kampanyası yürüten Refik Halit Karay, Refii Cevat Ulunay, Tarık Mümtaz Göktepe gibi yazar ve gazeteciler, “Yüz Ellilikler” adı verilen istenmeyen kişiler listesine alınarak yurt dışına çıkarılırlar. Cumhuriyet’in ilanından sonra hilafetin durumu da tartışma konusu olmaya başlayınca İstanbul’un değişik kesimlerinden liberal basınla Ankara arasında gerilim doğar.
İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri’nin, Halifenin “görevini bırakmamasını” isteyen açık mektubunu basına vermesi, Hint Müslümanlarının İsmet İnönü'ye yolladıkları halifeliği savunan başka bir mektubun Tanin, Tevhid-i Efkâr ve İkdam gazetelerinde yayımlanması, ayrıca Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Türkiye’nin İslam dünyasında saygınlığını koruyabilmesi için hilafetin Türkiye’de kalması gerektiğini” öne süren başyazıları büyük bir uzlaşmazlığa yol açar. Hükümet üç gazetenin sorumluları Hüseyin Cahit Yalçın, Velit Ebüzziya ve Ahmet Cevdet ile yazı işleri müdürlerini ve İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri’yi İstiklal Mahkemesi’ne verir. Bu ilk çekişme, Lütfi Fikri’nin beş yıl hapse mahkûm olması, gazetecilerin ise haklarındaki “vatana ihanet” suçlamasını reddeden savunmaları sonucunda beraat etmeleriyle sonuçlanır. Bu olayın ardından İzmir’de gazetecilerle basın toplantısında bir araya gelen Atatürk, Cumhuriyet rejiminin yerleşmesinde basının rolüne değinerek şunları söyler:
“Arkadaşlar, Türk basını, milletin gerçek seda ve iradesinin kendini belirtmesi şekli olarak Cumhuriyet’in çevresinde çelikten bir kale vücuda getirmelidir, bir fikir kalesi, bir zihniyet kalesi… Basın mensuplarından bunu istemek, Cumhuriyet’in hakkıdır. Bütün milletin samimi bir birlik ve dayanışma içinde bulunması bir zarurettir. Mücadele bitmemiştir. Gerçekleri milletin kulağına ve vicdanına gereği gibi ulaştırmakta basının görevi çok önemlidir…” Atatürk’ün bu çağrısına rağmen, İstanbul basını Cumhuriyet karşıtı yayınlarına devam eder. Ø Takrir-i Sükûn Kanunu 1925 yılının Şubat ayında Doğu illerinde Şeyh Sait Ayaklanması çıkar. Hükümet, ayaklanmaya karşı önlem olarak 4 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükûn Kanunu (Huzuru ve Barışı Sağlama Yasası) çıkarır.
Bu yasayla hükümete; Cumhurbaşkanı’nın onayı ile “gericiliğe, ayaklanmaya, memleketin sosyal düzeninin, huzurunun ve sükûnunun bozulmasına neden olan bütün kuruluşları ve yayınları yalnızca idari kararlarla yasaklama ve kapatma yetkisi” verilir. Aynı gün hükümetin önerisi üzerine, Elazığ ve Ankara İstiklal Mahkemeleri kurulur. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabulünden hemen sonra Tanin, Tevhid-i Efkâr, Şebilürreşad, Aydınlık, Resimli Ay ve Vatan gibi İstanbul ve Anadolu’daki değişik görüşlerdeki muhalif gazete ve dergiler birer birer kapatılır. Ahmet Emin Yalman ve Şükrü Esmer’in de aralarında olduğu birçok gazeteci Elazığ İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmaya başlar. Bu gazeteciler uzun yargılama sürecinden sonra beraat ederler ancak Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan Hüseyin Cahit Yalçın, Çorum’da süresiz sürgün cezasına çarptırılır. Bu mahkemede yargılanan diğer gazetecilere de değişik hapis cezaları verilir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında basın açısından önemli gelişmelerden biri de Latin harflerine geçiştir. 1928 yılında Latin harflerinin kabul edilmesinden sonra gazete ve dergiler bazı sütunlarını yeni harflerle dizip basmaya başladılar. Bazı gazeteler Latin harflerini öğretmek üzere köşeler açarken bazıları da hem eski hem yeni harflerle yayınlarını sürdürdüler.
1 Aralık 1928 tarihinde gazeteler baştan aşağı yeni harflerle yayımlanır. Değişim, eski gazetelerin çoğunu olumsuz etkiler. Örneğin İkdam gazetesi okur oranının düşmesi nedeniyle kapanır. Hükümet, üç yıl süreyle gazete ve dergilere prim vererek okurun yeni harflere alışmasına katkıda bulunur.
1930’lu yılların basın tarihi açısından en önemli olayı, 1931 yılında Matbuat Kanunu’nun (Basın Yasası) kabul edilmesidir. Meclis’te uzun tartışmalardan sonra kabul edilen kanunun en önemli maddesi 50. maddedir: “Memleketin genel siyasetine dokunacak yayınlardan dolayı Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergiler geçici olarak kapatılabilir.
Bu şekilde kapatılan bir gazetenin sorumluları, kapatılma süresince başka bir adla gazete çıkaramazlar.” Kanunun 51. maddesi, yabancı ülkelerde çıkan gazete ya da dergilerin Türkiye’ye sokulmasının ve dağıtılmasının Bakanlar Kurulu kararı ile yasaklanabileceğini öngörüyordu.
Matbaalarla ilgili düzenlemelere de yer veren kanun, gazete ve dergi sahiplerinde lise ya da yükseköğrenim görmüş olmak şartı getirirken “vatan, milli mücadele, cumhuriyet ve devrim düşmanlığı” suçlarından hüküm giymiş kişilerin gazete çıkarmalarını yasaklıyordu. Kanuna göre gazete ve dergilerde çalışan bütün muhabir, yazar, fotoğrafçı, ressam ve idare memurlarının adlarının hükümete bildirilmesi gerekiyordu.