Günün birinde Kırklareli'nde liseden bir arkadaşımla otururken konu insanlara karşı güvenden, güvensizlikten açıldı. Sürekli ailem dışında kimseye güvenmem diye bahsediyordu bu konudan.

Ve ardından da ekliyordu. İnsanlar kötüdür, ihanet eder, arkandan vurur gibisinden birçok şey sıraladı. Sohbet esnasında aslında epey de katıldım kendisine. Ve birçok konu başlığında da hemfikir olup hiç zıtlaşmadan ayrıldık kendisiyle. Asıl olay arkadaşımdan ayrıldıktan sonra başladı. Neden diye sorgulamaya başladım. Neden insanlara güven duyulmaz? Neden insanlara güven duymuyoruz?

Acaba gerçekten, güvenilmez bir toplum haline mi gelmiştik yoksa bu durumun başka sebepleri de olabilir mi diye düşünüp durdum. Bir parkın köşesinde oturup etrafımı izledim. Herkes, herkesle muhabbet halindeydi. Herkes herkese bir şeyler anlatma peşindeydi. Ve sırtını karşısındakine dayayan birçok kişi de gördüm.

Bundan yarım saat öncesi, sonuna kadar hak verdiğim fikirlerle, parkta gördüğüm manzaralar sonrası çelişkiye düşmeye başlamıştım şimdi de. Ve bu durum beni rahatsız etmeye başlamıştı.

Sorunu bir şekilde bulmam gerekiyordu. Bu iki zıt düşünce, güvenmek ve güvenmemek, hangi yolda ikiye ayrılıyordu.

Ve bir zaman sonra şunun farkına vardım. En azından güvensizlik konusunun neden bu denli hayatımızda yer edindiğinin.

Bunu da 2 konu başlığı altında inceledim kendi kendime. Ve bence başka da bir sebebi yoktu.

İlki kesinlikle, başkaları tarafından gördüğümüz haksız davranışlar, arkamızdan vurmaları, ihanetler, verilen sözlerin tutulmayışı. Bu liste uzar da gider. Ki bu durum herkesin farkında olduğu ve bu güvensizlik konusunu bağladığı kısım burası.

Ama ikincisi ise aslında hiç bilinçli olarak yaptığımız bir durum değil. Hatta birçoğumuz içinde geçerli olup ve yine birçoğumuzun farkında olmadığı bir durum.

İkincisine geleyim. Bu ise bence tamamen yetiştirilme tarzımız, etrafımızdaki insanlardan duyduğumuz öğütlerden kaynaklı oluyor.

Yetiştirilme tarzımıza gelmeden önce, etrafımızdaki insanlardan duyduğumuz öğütleri kısa bir özet geçmek istiyorum ilk önce. Yazımın başındaki olay en basit örnek. Dinlediğimiz olayların birçoğu bizi bu konu hakkında ilk başta olumsuz etkilemeyi başarıyor. Ve bir yerden sonra zihnimiz bizi tamamen bu konuda güvenmemeye yönlendiriyor.

Yetiştirilme tarzına gelince. Aslında bakınca, küçüklüğümüzden beri ebeveynlerimiz bizleri hep uyarır hep gözleri üstümüzdedir.

Aklımıza gelen en basit örnekleri sıralamak istiyorum ilk önce. Eminim sizlerde bana hak vereceksiniz.

Tanımadığın kimseden şeker alma..

Arkadaşlarını iyi seç, herkesle arkadaşlık etme..

Akşam eve geç gelme sokaklar hiç tekin yerler değil..

Bu tip söylemlere hepiniz maruz kaldınız sizlerde değil mi? Ve olayda buradan başlıyor bence. Çünkü bu öğütler her ne kadar ebeveynlerimizin bizleri koruma içgüdüsünden kaynaklı duymuş olduğumuz şeyler olsa da, yaşlarımız ilerledikçe aslında bizlerin hayatlarında iyiden iyiye yer edinmeye başlıyor.

Mesela ilk kez tanıştığınız insanla ettiğiniz sohbette bile bir kötülük aramaya başlıyorsunuz. Veyahut size biri ilk görüşmenizde kahve ısmarlamış olsa bile aklınızdan türlü türlü düşünceler art niyetler dönüyor. Akşam ezanından sokağa çıkarken bile tedirgin oluyor bazılarımız.

Ve bakınca belki de herkes böyle yetiştirildiği için, günün birinde o aldığı öğütler yaşam biçimi haline geliyor ve insanlara güvenmemeyi, her olayda bir art niyet, kötülük aramaya başlıyor. Temkinli olmak ile güvensizlik arasındaki ince çizgiyi koruyamayıp bir zamandan sonra paranoya durumuna gidiyor.

Küçüklüğümüzde bize verilen öğütler, o zaman için bizi korumak için verilmiş olsa da, acaba bizleri toplum olarak güvensizlik çukuruna atan bize kötülük eden sözler mi?