Kayıplarımız ve çözemediğimiz ardı arkası kesilmeyen problemler kurcalamakta zihnimi şu sıralar, karın ardında bıraktığı ıslak Kırklareli sokaklarında. Kaybettiklerim arasında en çok kendimi özlüyorum açıkçası. Hislerimi, hayallerimi ve en çok da gülüşlerimi.

Hayatıma o kadar çok insan girip çıkıyor ki, bir çoğunun da yüzünde anlamsız yapmacık gülümsemeler. Ve belki de bana zarar verebilecek acımasız düşünceler. Bilmiyorum, belki de gerçekten bunlar benim kendi kuruntularım. Hislerimin gerçek olduğunu ispatlayamam ama eminim onlardan. Çünkü hiç bir zaman beni yanıltmadılar. Çünkü onlar benim her zaman yanımdaydılar.

Kayıplarımız demiştim. Bir arkadaşımla kahve içerken onu uzun uzadıya dinledim bir gün. Her şeyini kaybetmişti. Her şeyini diyorum çünkü bir insan için o boyuta sığabilecek tek şey ailedir. Kendinden, kaybedecek hiç bir şeyi kalmamış adamdan korkulur diye bahsediyordu. Tek kelime etmeden hatta gözlerimi kırpmadan onu dinledim.

Bazı anlarda dilim tutulmuştu da olabilir. En çok güvenden dem vuruyordu. İnsanların acımasızlığından, duygusuzluğundan, asla kimsenin güler yüzüne aldanmayacaksın diyordu. Hiç kimseye güvenmiyor musun diye sorduğumda aldığım cevap biraz da olsa rahatlatmıştı içimi. Ailemden geriye kalan, annem babam dışında birkaç akrabam ( ancak aileden farksızdır diye parantez açtı buraya ) ve tek bir dostum var diye ilave etti.

O dostuna olan güveni de dinlediği bir şarkının sözünden esinlenerek, ona hatta bir tek ona güvendiğini söyledi.

Beraber aç kalmadığın hiç kimseye güvenmeyeceksin. Birkaç defa tekrar etti. Ve ben sadece susmakla kalabildim. Ta ki akşam olup başımı yastığa koyduğumda iç sesimin onlarca ağızdan haykıra haykıra beni rahatsız etmeye başladığı zamana dek.

Aslında onları dinlemek istemiyordum. Kulak vermek istemiyordum o rahatsız edici cümlelere, haykırışlara. Biraz kahve ve biraz hava alma merasimi ile birlikte güç bela da olsa dinlemeye, belki de dinlenmeye karar verdim.

Aslında bakınca iki kavramda bir bakıma aynı yere çıkıyordu. Çünkü insan dinlenebilmesi için önce kendini dinlemesi gerekiyor. Kim olduğum, ne olduğum, nasıl biri olduğum o kadar çok bağırıyor ki o yüksek sesten ne dediğini bile duyamıyorum.

Sahi aslında hepimiz böyle değil miyiz? Sadece ben böyle bir girdabın içinde değilimdir dimi? Sizler de, en az ben kadar biri olmuyor musunuz birileri için? Yoksa bu savaş herkesin kendi içinde yaptığı bir savaş değil mi?

Aslında bakınca hepimiz biri oluyoruz. Birileri için. İş yerinde farklı, arkadaş ortamında ayrı, aile içinde farklı. Farklı farklı sıfatlar taşıyoruz üzerimizde. Ve yeri geliyor aslında kim olduğumuzu unutuyoruz. Ama asla, bu yük bana ağır geliyor, artık taşımak istemiyorum, ben kendim olmak istiyorum diyemiyoruz.

Çünkü korkuyoruz. Yine birilerinden. Acabalara takılarak. Hakkımda ne derler düşüncesinin içimizi kemirmesine müsaade ediyoruz.

Ne acı değil mi? Koskocaman bir okyanusta yüzen balıklarız ve el alem adlı ağa takılıp debelenip duruyoruz. Hayır diyemiyoruz kimseye. Herkesin gönlünü hoş edebilme mücadelesi veriyoruz. Bir kez olsun kendi kendimin gönlünü hoş edeyim demiyoruz.

Dedim ya en başta. En çok da kaybettiklerimin arasında kendimi özledim diye. Siz de özlemiyor musunuz? O halde neyi bekliyorsunuz hala?

Hadi ben çıkıyorum bu yolculuğa, kendimi arama yolculuğuna. Sizlerde arayın kendiniz. Belki kimsesiz tenha sokaklardadır aradığınız belki de evin içinde gardırobun içine saklanmıştır. Ama muhakkak bir yerlerde sizi bekliyordur.

El alem değil asıl sorun. Asıl sorun kendimizi kaybettiğimiz nokta. Durmayın artık. Bir kere de olsa kendiniz için bir adım atın.