Küreselleşme esasında milli kimliği ortadan kaldırıp milli egemenlik inancını törpüleyerek kendi yarattığı üst kimliği kendi kültürü dışındaki her bir kültür topluluğuna zorunlu kılıyor.

Küreselleşmenin aynı zamanda kültür emperyalizmi ile birlikte yol ilerlediği gözden kaçırılmamalıdır. Kültür bireysel temelli olsa da çevresel faktörlerden etkilenir. Kültüre ilişkin yaklaşımlardan biri insanın doğaya karşı verdiği savaşın bir ürünü olduğudur.

Bu yaklaşım da aynı coğrafyayı paylaşan insanların neden birbirine benzer kültürlere sahip olduklarını açıklamaktadır.

Kültür emperyalizmini bir iktidar grubunun kendi kültürlerini, değerlerini, ideolojisini başka bir ülkeye ve insan topluluğuna benimsetmesi olarak açıklanabilir.

Kültür emperyalizmi için henüz ortak bir cevap bulunmasa da bu kavram için iki farklı yaklaşım bulunmaktadır.

Bu yaklaşımlardan ilki küreselleşme ile yaşanan sürecin kültürleri olumsuz etkilemediği görüşünü savunur çünkü bu yaklaşımı savunanlara göre kültürler zaten doğal süreç boyunca birbirlerinden etkilenmektedir.

İkinci yaklaşım ise bu görüşün tam tersi yönünde yani ekonomik gücü elinde bulunduran grupların kendi kültürlerini diğer toplumlara empoze etmeye çalıştığı yönündedir. Kültür kuşaktan kuşağa aktarılıyor olsa da kültür emperyalizmi etkisiyle sıradaki nesil başka kültürleri benimsemek zorunda kalmaktadır.

Modernitenin de etkisiyle ekonomik olarak gelişen toplumlar daha gelişmiş bir kültür sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Batı’nın ekonomik gücü elinde bulundurduğunu ve bu sayede kendi kültürünü diğer toplumlara empoze etme konusunda daha başarılı olduğunu söylememiz mümkündür. Aslında kültür emperyalizmi şarkiyatçılık ile ortaya çıkmıştır.

Batı devletleri seyyahları kullanarak diğer toplumların kültürlerini araştırıyor ve onları ötekileştiriyor. Modern ve maddi anlamda daha üstün olan Batı gibi olmak isteyen toplumlar öncelikle onların kültürlerini kendi kültürleri yerine Batı’nın kültürüne tabii oluyorlardı.

Küreselleşme ve beraberinde yükselmekte olan kültür emperyalizmi aslında modern hayatın kimlik ve kültür üzerinde yarattığı bir baskı mekanizmasıdır.

Batı elinde bulundurduğu maddi güç sayesinde kendi kültürünü diğer kültürlere empoze etmekte bir engelle karşılaşmamıştır.

Eğitim aracılığıyla geleneksel toplumlarda çok önemli olan toplumun devamlılığı ve istikrarı da garanti altına alınmış olur. Toplumlar için soyun biyolojik devamını denetim son derece sıkı kurallara tabidir. Bu durumun en belirgin toplumsal ve kültürel karşılığı aile-akrabalık sistemine ait kurallar ve değerlerin yeni nesillere aktarılması ve benimsetilmesine verilen önemde görülür.

Geleneksel toplumlarda dünyaya biyolojik bir varlık olarak gelmiş insanın toplumsal kültürel bir varlık haline gelerek ait olduğu sosyal grup uyumunu ve yetişkin bir üyesi olarak görevlerini yerine getirmesi eğitimi başlıca almasıdır.

Modern toplumla birlikte eğitim kurumları ailenin bu işlevini büyük oranda üstlenerek ailenin yükünü hafifletmiştir. Çocuğun örgün eğitimini büyük oranda devlet üzerine almıştır.

Sanayi öncesi dönemin geleneksel kırsal yapılarında ailenin temel işlevlerinden biri, ekonomik bir birim olmasıdır.

Bu aile yapısı kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabilen bir üretim ve tüketim birimidir.

Bütün aile üyeleri iş bölümü çerçevesinde ailenin işlerini yapar, üretime katkıda bulunurlardı Batı genel manada bir kültür tekeli oluşturuyor, bu tekelin dışında kalan tüm toplumlara geri kalmış muamelesi yapıyor.

Bu tekelin dışında kalmak istemeyen toplumlar kendi kültürlerini değiştirip Batı kültürüne adapte olmaya çalışıyor. Bu yüzden bu tekelin dışında kalan toplumların aslında kendi geleneklerini ve geleceklerini korudukları söylenebilir.