Kırklareli’de müşterilerine farklı ambiyanslar içerisinde sohbet, toplantı ve çalışma ortamı sağlayan bir işletmede gerçekleştirilen kulüp toplantıları son günlerde ilgimi çekiyor. Yapılan son toplantıda genç edebiyatçılar natüralizm hakkında sohbet etti.


Edebiyatta realist geleneği daha ileri götüren natüralistler, gerçekliği ahlaktan, toplumsal normlardan ve yargılardan bağımsız Darwinci bir yaklaşımla ele almıştır. Evrim Teorisini merkez alan natüralistler Tanrı ve ruhun varlığına inanmamış, ilahi dinlerin yaratılışa, insanın var oluşuna ve ölüm sonrasına dair dile getirdiği bilgilere itibar etmemiştir.


Taine, sanat eleştirisinde Darwinci düşünceyi, “ırksal, coğrafi, iklimsel nitelikler kişi, olay ve olguları yönlendirir” önermesiyle uygulamaya çalışır. İngiliz Edebiyatı Tarihi (Histoire de la literatüre anglosie1858)’nde toplumsal olayların fiziksel olaylarda olduğu gibi belli birtakım nedenlerden doğduğu ilkesinden hareket eder. Yapıtının önsözünde “hırsın, yürekliliğin ve gerçeğin, tıpkı sindirim kasların hareketi ve vücut ısısının olduğu gibi bir nedeni vardır. Kötülükle erdem, sülfirik asitle şeker gibi birer üründür” diyen Taine, insanı mekanik ve kimyasal tepkimelerle hareket eden bir varlık düzeyine indirgeyen natüralistlerin öncüsüdür.


Natüralizmin müjdeleyicisidir. Ne var ki natüralizmin asıl büyük çıkışı ve tam anlamıyla kuramlaşması akımın öncüsü Emile Zola (1840-1902)’nın Claude Bernard (1813-1878)’ın deneysel tıp, evrim ve kalıtım konusundaki görüşlerini romana uygulamaya çalışması ile başlar.


Zola’da deneysel roman fikrinin Claude Bernard tesiriyle oluştuğunu belirtmiştik. Zola her ne kadar çeşitli yazılarıyla Thérése Raquin’den sonra deneysel (tecrübi) roman üzerine görüşlerini dile getirmiş olsa da bu teoriyi 1880 yılında Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı kitabında net bir biçimde ortaya koyar. Fikirleriyle bu dönemde sadece Zola’yı değil pek çok bilim adamını da etkilemiş olan Claude Bernard’ın Tecrübi Hekimliğe Giriş (1865) adlı kitabında pozitif bilimlere uyguladığı metodu, romana uygulamak ister ve realizm temelli düşüncelerini Bernard’ın düşünceleri ile birleştirir.


Zola, deneysel roman düşüncesini açık bir şekilde ortaya koyabilmek için işe Bernard’ın yöntemini dört paragrafta açıklamakla başlar:


Fizyolojiye dayanan hekimlik, deneysel yöntem sayesinde bilimsel yola girmiştir. Deneysel yargı şüpheye dayanır. Deneycide önyargı diye bir şey bulunmamalıdır. O, kafa özgürlüğünü yitirmemelidir. Olayları ancak kanıtladıktan sonra kabul etmelidir.

Canlı olsun cansız olsun bütün nesneler için doğal olayların varlığındaki koşullarda şaşmaz bir gerekircilik (determinizm) vardır. Deneysel bilim olayların “niçin” değil “nasıl” meydana geldiği ile uğraşır.

Canlılar ve olaylar uyumlu bir bütün meydana getirmektedir.

Ampirik hekimlikle deneysel hekimlik birbiriyle bağdaşmaz değildir, şu halde birbirinden ayrılmaması gerekir. Deneysel hekimlik, ne herhangi bir hekimlik doktrinine ne de herhangi bir felsefe sistemine karşılık verir.

Zola, romancının hem gözlemci hem de deneyci olduğunu kesinler. Romancının gözlemci yanı olguları gözler, hareket noktasını belirler, kişilerin yürüyeceği, olayların gelişeceği sağlam bir mekân yaratır. Ardından deneyci yanı devreye girer ve incelenen olayların determinizmin hükmettiği şekilde birbiri arkasına sıralanabilmesi için özel bir hikâye içinde kişileri harekete geçirir. Romancı bir gerçeğin peşi sıra yola çıkar.


Gözlem ve deney konusunda romanda, fizyolojide olduğu gibi kesin sonuçlar elde edilemeyeceğini kabul eden Zola, deneysel romancılığın deneysel hekimliğe göre daha çok genç olduğunu belirttikten sonra her ne olursa olsun natüralist romanın gerçek bir deney olduğundan da şüphe edilmemesi gerektiğini söyler.


Deneysel yöntem romana uygulandığında, bilimsel kesinlik içinde ortaya bir aydınlık çıkacağını düşünen Zola, natüralist yazarlara eskiden beri budalaca bir sitemde bulunulduğunu söyler. O da natüralistlerin sözde, fotoğrafçıdan başka bir şey olmak istemediğidir. Zola, natüralizmi bu kadar dar bir alana hapsedenlere cevap vermek ister.


Bernard’ın “Şüphe eden gerçek bilgindir,” sözü Zola’nın bir anlamda kendi felsefesinin de çekirdeğini oluşturur. Şüphe bilimin manivelasıdır yani tetikleyicisi, harekete geçiricisidir. Bu felsefenin temeli hatırlanacağı gibi Descartes’a dayanır.


Saltık bilgiye varmak için şüphe etmekle işe başlar; şüpheyi de ancak, bizzat kendisi tarafından bozulup yeniden kurulan tutku mekanizması, doğanın koyduğu yasalara göre işlemeye başladığı zaman bırakır. İnsan zekâsı için bundan daha geniş, daha özgür bir iş olamaz.


Zola, natüralist romancılar gözlerler ve deneylerler; onların bütün işi, iyice bilinmeyen gerçeklerle, iyice açıklanmamış olaylar karşısında şüphe etmekle başlar; derken günün birinde deneysel bir düşünü, olguları çözümleyip avuçlarının içine alsınlar diye, birdenbire dehalarını uyarır ve onları deney yapmaya doğru yönetir.”


Zola’nın deneysel roman anlayışının temelinde romanı bilimselleştirme çabası vardır.