Kırklareli’de yürüyorum. Uzun caddeler, sokaklar boyu.

Her yürüyüşümde farklı şeyler düşünüyorum.

İçimden nasıl gelirse öyle konuşuyorum.

İçimden ne gelirse onu yazıyorum.

Kendimizi kaybettiğimiz hapishaneden yazıyorum bunları. Ve sizlerin de orda olduğunuzu duyurmak için buradayım. Kendimi tanıtayım ilk olarak. Ben hiç kimse. Yani şu anlık. Çünkü kendimi aradığım bir yolculuğa çıktım şu sıralar. Ve düşündüğümde bu kendimi kaybetme sürecinin nerden başladığını. Yazmayı bıraktığım an başladığını anladım.

O yüzden tekrar yazmaya çalışıyorum. Neyse bu kadar tanışma faslı yeter. Anlatacaklarım biraz içten gelecek. Bu yüzden dilimizin çözülmesi lazım.

Bir şairin bir sözü var şuan kulaklarımda. Ve yüreğimde bolca hissettiğim.

Özlemiyor musun dersen özlüyorum,

Belki de özlemek sorunu çözmüyordur.

Özlediklerim o kadar fazlalaştı ki. Kaybettiklerimin en başında da kendimi özledim. Daha sonra da ailemi. Hani böyle yüreği bir yangın sarar ya. İçinde filizlendirdiğin o devasa ormanlar usul usul yanar ya.

Ve sen hiç bir şey yapamazsın. İşte tam o noktayım şu an. Çok fazla ben diliyle konuşacağım için şimdiden hepinizden özür dilerim. Çünkü benim yangınım burası, benim hapishanem.

Kendimi her zaman bir karanlığın içinde olduğumu ve etrafımda sayısız karabalık olduğunu düşünürdüm, hatta iliklerime kadar da öyle hissederdim.

Belki de öyle olmasını isterdim. Eminim sizler de yüreğinizi bir hüzne kaptırdığınız zaman o karanlığın içinde hissediyorsunuz kendinizi. Çünkü siyah en iç karartıcı renklerden biridir. Ve kendimizi bu şekilde tanımlama gereksiniminde buluruz. Günün birinde okumaya başladığım bir kitaptan yola çıkarak kendime yeni bir hayat kurmaya, kendimi tanımaya başladım.

Meğer benim karanlıklar içinde bir dünyam ve etrafımda kara balıklarım yokmuş. Meğer ben bir hapishanedeymişim ve yanımda dostlarım varmış. Dostlarım derken, hüzün, acı, çaresizlik gibi şeyler. Evet evet dostlarım diyorum onlara. Hani bir dostunuz sizi uyarır ya olumsuz bir şey olduğunda, kendine gel diye. Onlarda öyleymiş aslında. Ve hatta o kıymetli dostlarım, beni uyarmaya başlamadan önce, beni uzun bir süre uyandırmaya çalışmış.

Güç bela da olsa uyandım, beni kendi büyüsüne hapseden rüyadan. Dostlarımda mutlular sanırım bu duruma. Kafamın içinde, yüreğimde birçok kez sevinç çığlıkları attığını duymuşluğum bile oldu hatta.

Uyandığım zaman ilk söyledikleri şey de şu oldu." Sen savaşlarını kaybettiğini sanıyorsun ama aslında hiç bir savaşa girmedin. Ve mücadelesini vermediğin bir şeyi kaybedemezsin." Benim tekrardan güçlü hissetmemi sağladılar sağ olsunlar. Ardından da benimle bu savaşa girip dibine kadar mücadele edeceklerini söylediler.

Şimdi diyeceksiniz ki bana, o bizi perişan eden hisler nasıl olur da dostun olur senin. Bal gibi de oluyor işte. Hatta farkına vardığınız zaman o kadar tatlı oluyor ki. Mutsuzluk bir yandan bağırıyor, "Hooop ben geldim hadi biraz mutsuz olalım, mutsuz olmamın sebebi bu", çaresizlik geliyor bir yandan," Hacı bakıyorum yine beni hissetmişsin yüreğinde geldim" falan gibi çok sohbet dönüyor burada. Ama hepsinin amacı çok farklı.

Ben geldim çünkü böyle hissediyorsun, bunu yenmen gerek. Geldim çünkü yok olmak istiyorum. Çünkü gerçek dostlar birbiri için kendini yakar.