Felsefenin metafizik bir gelenek olduğunu düşünen Heidegger, düşüncenin kurtarıcı gücüne inanır. Bilimden farklı olarak düşüncede, Heidegger’in olumlu olarak nitelendirdiği bir muğlaklık vardır. Bilim olgularla ilgilenir. Oysa düşünce varlığın anlamını sorgular. Kırklareli’de yüksek lisans çalışmalarını Heidegger üzerinden sürdüren bir öğrencinin notlarına göz attım.
Heidegger 1889 yılında Almanya’nın Baden kentinde, Meskirch adlı bir köyde dünyaya gelmiştir. Freiburg Üniversitesi’nde teoloji eğitimi görürken Katolik inancından kopmaya başlamıştır. Doktora tezi Duns Scotus’da Kategori ve Anlam Öğretisi’ dir. 1916’da Freiburg Üniversitesi’nde Edmund Husserl’in asistanı olur. 1923 yılında Marburg Üniversitesi’nde çalışmaya başlar. 1927 yılında Varlık ve Zaman’ ı yayınlar. 1929 yılında emekli olan Husserl yerine profesör olarak atanır. 1933 yılında Nasyonel Sosyalist Parti’ye üye olur. Freiburg Üniversitesi’ne rektör olarak seçilir ve üniversitenin nazileştirilmesinde rol alır. Ancak sonrasında rektörlükten istifa eder ve siyasi mesafe alır. 1945 yılında Nazi olduğu için yargılanır. Karl Jaspers’ın yazdığı rapor sonucunda öğretim yapma yetkileri elinden alınır. İkinci dünya savaşından sonra Hannah Arendt’in ve Sarte’ın katkılarıyla düşüncesi tekrar önem kazanır.
Heidegger Aristoteles felsefesi ve Husserl fenomenolojisinden etkilenmiştir. Platon’un Sofist diyaloğu ve Aristoteles’in Metafizik ’i fenomenolojiye yaklaşımına belirler. Husserl’e göre varlık kendisini nasılsa öyle gösterir. Fenomenolojinin meselesi varlık kendini bilince nasıl veriyorsa, onu çarpıtmadan alımlamaktır. Heidegger’e göre ise, belirenler varlık değil varolanlardır. Varolanın nasıl belirdiğini araştırmak için varlığı kurucu öğelerine çözümlemek gerekir. Varlığın kendisini nasıl anladığımızı açıklamamız gerekir.
Heidegger Marburg’da verdiği derslerde fenomenolojiyi Aristoteles ışığında düşünür. Heidegger’e göre Eski Yunan düşünürleri hakikati gizlilikten açığa çıkma (aletheia) olarak düşünür. Varlık sorunundaki esas mesele ise varlığın unutulmuş olmasıdır. Bunun nedeni, varlığın kendisini geri çekmesi, onda örtüsü açılma ile örtülmenin eş derecede temel olmasıdır. Diğer taraftan Heidegger, Husserl’den etkilenerek deneyimin gerisine, aşkın ve a priori olana dönmeyi bir yöntem olarak benimser. Bununla birlikte Husserl fenomenolojisindeki Kartezyen felsefeye özgü özneye ve bilince ait temelleri reddeder.
Heidegger’e göre Eski Yunan felsefesi varlığı açıklıktaki mevcudiyet olarak ele alır. Bu mevcudiyet “şimdi”den yola çıkarak betimlenir. Bu, varlığın zamansal bir karakteri olduğu anlamına gelir. Bu bağlamda, varlık zamanın ufkunda bir anlam taşır. Böylece Heidegger, fenomenolojideki a priori ve aşkın özleri, dönüştürerek “zamansallık” olarak yorumlar. Bir şeyin varlığını, onun zamansal karakterini çözümleyerek anlayabiliriz.
Varlık ve Zaman, varlığın anlamı sorusunun yeniden sorulması gerektiğini söyleyerek başlar. Bu eserde Heidegger, Sein (olmak) ve seiende (olan, varolan) arasında ayrım yapar. Varlık, bir varolan değildir. Genel olarak Heidegger, varlığın anlamını zaman olarak yorumlar. Bu belirlenim çerçevesinde düşüncesini üç döneme ayırabiliriz:
Heidegger Varlık ve Zaman’ da varlığın anlamını, zamanı, Dasein’ın varoluşunu yorumlayarak açıklayabileceğini düşünür.
Heidegger düşüncesinde 1935 yılında bir dönüş (Kehre) meydana gelir. Varlığın anlamıyla değil, varlığın değişik çağlarda kendini nasıl açığa vurduğuyla ilgilenmeye başlar. Söz konusu olan varlığın tarihidir.
Bu dönemde Heidegger, varlığın olay karakteri ile ilgilenir. Olayı (Ereignis) varlığın yeri olarak düşünür.
Heidegger 1930’larda varlık tarihine odaklanır. Heidegger, Varlık ve Zaman’ da özne eleştirisi yapmasına rağmen eseri tamamladıktan sonra başlangıç noktasını “öznel” bulur. Destrüksiyon girişiminin başarısı, insanın varlıkla ilişkisinin varlıktan itibaren düşünülmeye başlanmasıdır. Bu Varlık ve Zaman’ ın aşılması anlamına gelir. Destrüksiyon, Heidegger’i “hermenötik” bir düşünüme sokar. Heidegger, metafiziği bir birliğin tarihsel hareketi olarak yorumlar. Bu düşüncesinde Dilthey’ın etkisi vardır.
Aynı çağda yaşayan insanlar, varlığı pek de farklı anlamaz. Varlığın çeşitli çağlarında, varlık değişik adlarla anılır. Platon ona idea, Aristoteles ousia, energeia, Ortaçağ tanrı adını uygun görmüş, modern çağ ise cogito, bilinç, aşkın bilinç, istem, güç istemi olarak düşünmüştür. Varlığa bir ad veren ilkin filozoflardır. Ancak sonradan tüm bir çağ, varlığın bu anlaşılma tarzının hâkimiyeti altına girer. Bu adların değişme süreci, varlığın tarihi veya yazgısıdır. Varlığın yazgısı, Eski Yunanlılar ile modern Avrupa’yı aynı maceranın başı ve sonu haline getirir. Modernlik, yani içinde yaşadığımız çağ bir “teknoloji çağı”dır. Varlık gerektiğinde kullanmak için saklanılan, depolanan bir enerji olarak düşünülür. Varolanları bu anlam içinde açığa çıkarıyor ve tecrübe ediyoruz.