Ya da yaşadığımızı düşünmeye devam mı ediyoruz ?

Kırklareli sokaklarında yürürken hangi zaman dilimindeyim bilmiyorum. Geçmiş ile gelecek arasında bir girdap arasına sıkışmış kalmış durumdayım. Geçmişin prangaları ayağımdan çekerken, yüreğimin ucu bucağı belli olmayan heyecanı ise her zaman bir adım, bir adım ileriye, en ileriye gitmek istiyor. Zincirlenen bileklerim kimi zaman acıdan kanamıyor da değil. Ancak bir heyecandır ya, bir heves hatta yüreğimde uçuşan kelebekler bir şekilde yaralarıma merhem oluyor. Bir şairin ya da yazarın da olabilir bir sözü vardı. Umut en son terk edilecek şeydir diye. Çoğu zaman bu söz kulaklarımda çınlamaktan kendini alıkoymuyor.

Yaptığım büyük bir hata var aslında. Aslında bu hata sadece bana has bir şey de değil. Hepimizin ortak hatası. Geçmiş ve gelecek arasında debelenip durmak. Şu anımızı kaybediyoruz. Asıl olmamız gereken yerde değiliz, değilim. Cümlelerimin en başında da dedim ya. Bir girdap arasında yaşayıp gidiyoruz. Geçmişimizdeki anılarımız, hüzünlerimiz, acılarımız, gökyüzüne saçtığımız gülücükler veya yorganın altında kimseye belli etmeden döktüğümüz gözyaşları bir yandan tutsak ediyor kendine. Ve bir yandan da sabah olacak, güneş yeniden doğacak umudu.

Burnumuzdan geçmişi ciğerlerimize çekip, ağzımızdan geleceği soluyoruz. Ama bu süre zarfında içerde neler oluyor, ben de neler oluyor hiç bilmiyorum. En çok da bunu merak ediyorum aslında. En çok da bu anı merak ediyorum. Acaba tam da şu zaman diliminde kalmayı başarabilseydim bir kere de olsa. Neler değişirdi çok merak ediyorum.

Psikiyatrist Irvin D. Yalom'un, Bir Psikiyatristin Anıları adlı kitabını okurken altını çizdiğim bir cümleden sonra bu düşünceler alemine ziyarette bulundum kendi çapımda. Bir şeyleri düşünmeye zorladı beni. Evet evet, zorladı. Kendi istediğimle de buraya geldiğimi sanmıyorum açıkçası. Diyordu ki:

"Geçmişteki anılar ve gelecekteki umutlar yalnızca huzursuzluk yaratır."

Hepimiz bir huzursuzluğun içinde ufak tefek yaşam kırıntılarıyla birlikte hayata tutunmaya çalışıyoruz. Farkında olmadan aslında kendi kendimizin kıyametini yaratıyoruz. Birileri bunu bize söylemeye çalıştığında ise hiç bir şekilde dinlemiyoruz. Sadece mış gibi yapıp kafa sallıyoruz. Mış gibi yapıyoruz derken; anlıyormuş gibi, dinliyormuş gibi ve en acısı da her geçen dakikaya saate karşı yaşıyormuş gibi davranıyoruz.

Bir şeyler yapıyorum. Yürüyorum, kimi zaman yağmurda şemsiye açmıyorum, yemek yiyorum, çalışıyorum, uyuyorum, film izleyip kitap okuyorum. Ama kocaman bir sıkışmışlık var içimde bir yerlerde.

Bazı türküler, geçmişin tozlu sayfalarını sererken gözlerimin önüne, kimi şarkılar ise yarından haberler veriyor. Ben de biliyorum, yarınlar güzel olacak, güneş doğacak. Çünkü o güzel günleri hak edecek şeyler yapıyorum.

Ama ya bugün? Bu saat? Bu dakika? Ben, bende değilim mesela.

Durup dinlenmesini bilmeli aslında insan. Koşturmayı bırakabilmeli. Kendini dinleyebilmeli. Bizler her şeyi duyuyoruz görüyoruz da bir tek kendimize körüz bir tek iç sesimize sağırız. O kadar bastırmışız ki kendimizi, içimizi o kadar çok sesi var ki yüreğimizin, iç sesimiz var hiç sesimiz yok aslında.

Girdaptan çıkmak için artık yarını beklemeyelim. Şu dakika duralım ve dışarda yağan yağmurun, o eski radyolardan çalan şarkıların, içtiğimiz kahvenin, deminin çökmesini beklediğimiz çayın keyfine varalım.

Zira ölürken bizi rahatlatacak tek şey, güzel bir hayat yaşadığımızı bilmek olacaktır muhakkak.