Maddi ve manevi olarak dibe çöktüğünüz bir anda oturduğunuz bir yerde hiçbir şey yapmadan boşluğa bakıyorsunuz. ‘Doldum taşıyorum, bundan sonra ya patlayacağım ya da bir şey olacak ve kontrol bir şekilde söneceğim’ tam da bu evredesiniz.
İşte bu evre her şeyin yoluna gireceği evre. Fakat bir Türk filmin veya bir Türk dizisinin içindeyseniz. Gerçi bu konuda Türk yapımlarına yüklenmek haksızlık olur.
Baştan alalım elinizi cebinize attığınızda son birkaç liranız var. Duygusal hayatınızın gidişatını betimlemeye çalışmayacağım bile. Paranız olmasına rağmen şehrin en salaş bir o kadar da prestijli mekanında kahve içip sakız çiğniyorsunuz. Bir şey düşünüyor gibisiniz ama zihniniz bomboş. Tam olarak böyleyseniz işlerin yoluna girmesine üç dört bölüm ya da kırk beş dakika falan var.
Belirttiğim süre zarfı için aşk, iş, maddi, manevi tüm sıkıntılarınızı çözecek olan anahtar ile karşılanacaksınız. Şayet bir film veya dizi içinde yaşasaydık…
Ama gerçek hayatta maalesef böyle olmuyor. Festival filmi edasıyla üçüncü nesil kahvenizi yudumlarken banka, diğer alacaklılar veya evden gelen ve kabarık bir sipariş listesi ile sizi karşı karşıya bırakacak olan telefon geliyor.
Geçenlerde tarif ettiklerimin ucundan yıkısından benzer bir sahne ile karşılaştım. Biraz izledim ve maalesef benim tahminlerin tuttu. ‘Hayat kurtaran teklif’ değil de diğer kısım yani gerçekler.
Aynı günün akşamı dijital platformların birinde bir film izledim. Süre olarak gayet iyiydi. Ana karakterimizi var edecek olan diğer ana karakter ilk beş dakika derdinin devasını buldu. Yaklaşık yarım saat içerisinde de hedefine ulaştı. İnsan hayran oluyor.
Böyle mucizeleri görünce Marvel ve DC evrenini izlerken düşündüklerim aklıma geliyor. Binlerde süper kahraman var. Ne hikmetse hepsi ya New York, ya Paris ya da Londra’da. Kendi kendime şey diyorum;
“Oralarda yaşamadığımız için bizde süper kahraman falan yok.” Çok uçmaya gerek yok. New York’ta yaşayan biri bu filmleri izlediğinde ‘Burası olmasa dünyanın sonu falan gelmeyecekmiş, süper kötüler insanların göremediği ama ‘hayatının neredeyse her alanında alışkanlık edindiği’ kötülükleri yapanları cezalandırmak için gelmeyecekti her halde’ diyorlar mıdır?
Buraya nereden geldim; başlarda bahsettiğim hayatın bir anda yola girmesi, kötü giden her şeyin düzelmesi, başrolünün Yeşilçam filmlerindeki gibi kırlarda hoplayıp zıplayacak hale gelmesinin hikmeti İstanbul’da mı?
Bu mucizeyi yaşamak için ikameti İstanbul’a mı aldırmak gerekiyor acaba. Yapılan diziler, filmler her şeyin kolayca yoluna girebilmesi ya da (şimdi her iki taraftan da bakmak lazım. Üç bölüm veya kırk beş dakika da hayat iyi veya kötü şekilde değişebiliyor) bir anda hayatın alt üst olabilmesi gibi düşünceleri insanlara aşırı derece de ve kontrolsüzce empoze ediyor.
Birinci bölümün fragmanında “gel kardeşim elini ver bana, sev kardeşim” dördüncü bölümün fragmanında “sen yoktun ben yalnız kalmayı öğrendim” fonda. Acaba yazarken senarist, oynarken oyuncu bu ne demiyor mu?
İnsanlarda az dertleri varmış, acıya az hasretmiş gibi 2 saat 40 dakika oturup izliyor. Bir de yaşamadığı güzel şeyleri izleyip yaşamış gibi o anı yaşayan insanlar var.
Bende böyleyim kimseyi eleştirmiyorum. Üçüncü çoğul şahıs kullanıyor gibi görünebilir aslına ama birinci çoğul üzerinden anlatmak niyetim.
Kısacası demek istediğim hayatta öyle anlar oluyor ki her zerremize kadar doluyoruz. Sınır uyarısını bile duymak için gücümüz kalmıyor. İşte o anlarda çoğumuz ünlü bir başrol, güzel bir cast ve iyi bir senaristsin dokunuşuyla bulunduğumuz andan, noktadan ve sıkıntıdan kurtulmak istiyoruz içten içe. Akşam çöküp evlerimize kapandığımızda da kara kutunun içinden kendimize bir kaçış yolu seçiyoruz.
.