İnsan her daim biriyle konuşmaya ihtiyaç duyuyor.
Biliyorsunuz ki sosyal varlıklarız. Birilerinin bizi anlamasına, duyumsamasına ihtiyacımız var.
Kendi derdimizle kavrulurken bunu paylaşabilecek birilerine ihtiyaç duyuyoruz.
Ama son zamanlarda aklımda, belki de pek çok kişinin aklında olduğu gibi tek bir soru var:
Derdimi kiminle paylaşabilirim?
Kim kendi derdi gibi çözüm bulmaya çalışır ya da en azından kim benim yanımda olur?
Öyle ki insan kendi anne babasını bazen yanında bulamıyor.
Hal böyleyken bir dert paylaşmak sandığımızdan daha zor oluyor.
Benim anlattığımı başkasına anlatır mı, beni anlayabilir mi, beni yargılar mı soruları gelip duruyor aklımıza sürekli.
Bazen çevrenizde öyle insanlar vardır ki söylediğiniz şeyi ertesi gün başkasından duyarsınız, hem de tamamen değişmiş şekilde.
İşte böyle yüzsüz ortamlara bir şekilde girmek zorunda kalmış insanlar en küçük dertlerini bile paylaşmazlar.
Güven en çabuk yitirilen şeydir sonuçta.
Tam tersi olarak da bazen dert o kadar büyüktür ki, çaresi yoktur, paylaşmaya gerek duymazsınız, dillendirmek sadece size o derdin varlığını hatırlatır, üzer.
Bu sebeplerle insan kendi içine çekilir. Vazgeçer anlatmaktan.
Kendi dertleri içinde boğulur.
Oysa bize söylenen, bizde kalmalı.
Başkasına anlatmamayı çoktan öğrenmiş olmalıyız bence.
Derdini anlatamayan insan karşısındakine güvenemeyendir bazen.
Daha sonra tüm arkadaş çevresinin öğrenmesini ve alay konusu olmayı istemeyendir belki. O dert zamanla içten içe çürütür insanı ancak kendi özelidir yine de.
Umarım herkes bir gün derdini anlatabilecek güç bulur.