Kırklareli’de eğitim öğretim döneminin başlamasıyla birlikte, çoğu öğrenci kendisine bir eğitim danışmanı aramaya başladı. Eğitim Sosyolojisi tam da burada ortaya çıkmıştı aslında. Eğitim sosyolojisinin tanımını zorlaştıran durumlardan biri konularının Pedagojinin (Eğitimbilim) konularıyla yakın olmasıdır. Bugün eğitim sosyolojisinin sosyolojinin bir alt dalı olduğu genel kabul görse de pedagojik bakış açısına göre sosyoloji bu alanı ele alan temel sosyal bilimlerden sadece biridir. Buna göre pedagoji sosyoloji, psikoloji gibi sayılı temel sosyal bilimden faydalanan bir alandır. Tıpkı Mühendislik ve Tıp Bilimlerinin Biyoloji, Fizik, Kimya gibi temel bilimlerden faydalanan alanlar olmaları gibi. Dolayısıyla sosyoloji eğitim alanında yaptığı çalışmalarla “eğitim sosyolojisi” olarak adlandırabileceğimiz bağımsız bir bilimsel alanda değil pedagojik alanla ilgili olarak “eğitimin sosyolojisini” yapmaktadır.

Ancak son yıllarda Eğitim Sosyolojisi alanında yapılan değerli çalışmalarla eğitime sosyolojik bakışı diğerlerinden ayıran ve bu alanı farklı bir bilim dalı olarak kabul ettiren bir gelişme yaşandığı da görülmektedir. Bu noktada pedagoji alanı en fazla Psikolojiye yakınlaşırken Eğitim Sosyolojisi araştırma alanında izlediği yöntemlerle ve araştırma sorularıyla sınırlarını netleştirmektedir.

Sosyoloji ve Psikoloji “eğitim”i farklı tanımlarlar. Psikolojiye göre eğitim “her bireydeki yetenekleri en yüksek derecede geliştirmelidir ve bu geliştirme, bireyin gelecekteki başarılarını sağlamalıdır.” Psikolojik görüş bireyden hareket eder ve bireye öncelik verir. Buna karşın topluma öncelik veren Sosyolojik bakış açısıyla ise eğitim, “yetişkinlerce gençler ve çocuklar üzerine uygulanması gereken bir eylemdir.” Bu eylem sayesinde çocuklar, önceki nesillerin mirasını edinir ve böylece içinde yaşadıkları topluma daha iyi uymalarını sağlayan fikirleri ve gelenekleri kazanırlar. Sosyolojik görüş, bireyin zekâsının, algısının ve ahlakî duyarlılığının kaynağının toplum olduğunu savunur. Bu iki görüş eğitim alanında birey ile toplum arasında çelişki oluşturur.

Eğitim bireysel gelişimi mi yoksa toplumsal gelişimi mi öncelemelidir? Bireyi önceleyen psikolojik yaklaşım, modernleşme döneminde “yeni eğitim” anlayışı olarak kendisini geleneksel eğitimin, yani sosyolojik görüşün karşısında konumlamıştır. Böylece öğrenciler, yeni eğitim anlayışıyla boyun eğmeyi ve geleneklere bağlılığı öğütleyen geleneksel bakış açısından özgürleşeceklerdir. Modern dönemde yapılan eğitim çalışmalarının psikolojik görüşe yakın oluşunun arkasında bu tür bir yönelim mevcuttur.

Okulun toplumun bir parçası olduğu yönünde pedagojik alandaki düşünsel gelişme, yine pedagog olan John Dewey’de görülür. Ona göre okul toplumu taklit etmelidir ve çocuk içinde yaşayacağı toplumun kurallarına okulda alışmalıdır. Bunun ötesinde eğitim meselelerini sosyolojik olarak ele alma imkanını sağlayan pedagojik genişleme 1950’li yıllarda gerçekleşmiştir. Bir çocuğun büyürken bireyselleşmeden önce toplumsallaştığını vurgulayan Henri Wallon ve Jean Piaget eğitimin toplumsal boyutuna önem kazandırdı. Pedagojinin içinde yaşanan bu gelişmeyle birlikte bireyi sadece psikolojik bir varlık olarak kabul eden ve eğitim süreçlerini bu ilke doğrultusunda düzenleyen pedagojik bakış açısının yetersiz kalışı eğitime sosyolojik bakışı ve Eğitim Sosyolojisini önemli kılmıştır.

Diğer taraftan 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı itibarıyla yaşanan dünya savaşları, ulus devletlerin güçlenmesi, ekonomik kalkınma ve ilerlemenin hız kazanması eğitime yüklenen anlamı değiştirdiği gibi Eğitim Sosyolojisinin de bir bilim dalı olarak Pedagojiden bağımsız değer kazanmasını sağlamıştır. Eğitim Sosyolojisi alanında ilk eser veren kuramcılar da tanınmış sosyoloji kuramcıları olmuşlardır.

Bu dönemde Amerika ve Avrupa’da uç veren iki eğilimin meydana geldiği görülmektedir. Amerika’da 1917’de W.R. Smith’in “Eğitsel Sosyoloji” isimli kitabıyla aynı adla şekillenen eğilim, merkezine eğitimi alır. Eğitsel Sosyoloji, bu alandaki sosyoloji çalışmalarını okul problemleri, eğitim kuramları ve süreçleriyle sınırlar. Daha önceki çabalara rağmen Eğitim Sosyolojisinin sistematik ve kuramsal anlamda kurucusu Emile Durkheim olmuştur. Durkheim’a göre toplumsal düzen ve normlar, bireylerin dışında ve onlardan bağımsızdırlar. Bireyler toplumsallaşma sürecinde toplumsal normları öğrenir ve düzene dahil olurlar. Bu düzen ve normlar bireylerin üzerinde zorlayıcı etkiye sahiptirler. Birey bu zorlayıcı etkiyi ve baskıyı ancak bu düzenden saptığında ve onlara direndiğinde hisseder. Bireyin bu toplumsal düzene dahil olma ve normları edinme süreci (toplumsallaşma) eğitimle gerçekleşir. Bu sebeple eğitim bireyin hayatı boyunca sürecektir.

Durkheim’a göre eğitim siyaset, aile, din, ekonomi gibi toplumsal bir kurumdur ve diğer kurumlar gibi toplumsal işleve sahiptir. Eğitim kurumunun toplumsal işlevi bireylerin yeteneklerini toplumun ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirecektir. Eğitim bunu toplumun normlarını, ahlakî değerlerini gelecek nesillere aktarmak suretiyle yapar. Böylece eğitim toplumsal düzenin, istikrarın ve bütünlüğün sağlanmasına katkıda bulunacaktır.