Kırklareli’de de farklı eğitim kurumlarında farklı eğitim yöntemleri kullanıldığını biliyoruz. Eleştirel pedagoji Marksist eğitim kuramından beslenir ve çatışmacı kuramın çağdaş bir yorumu olarak değerlendirilir. Bu yaklaşım, eğitimi iktidar ilişkilerinin yeniden üretildiği bir alan görmekle birlikte demokratik bir dünyaya ulaşmak amacını güden eylemliliğe de imkan sağlayabilir. En önde gelen temsilcileri Paulo Freire, Michael W. Apple, Henry A. Giroux ve Peter McLaren’dir. Eleştirel pedagoji 1960’larda Paulo Freire tarafından geliştirildi ve eğitim kuramlarına dahil oldu.
Giroux eğitimin değişim imkanını şöyle açıklar: “Eğitim, kişinin değerinin sıklıkla cins, ırk, yurttaşlık ve dil gibi ayrıcalıklı kategoriler vasıtasıyla ölçüldüğü bir toplumsal düzende öteki olarak addedilenlere yönelik kötü muamele, dışlama ve küçük düşürmeyi reddeden ve şiddetin minimize edilebileceği bir dünya tahayyül etmemize yardım eder.”
Eleştirel pedagoji yaklaşımının eğitime yüklediği bu aktivist anlam onlara göre eğitim sisteminin kendisinin ürettiği bir özelliktir. Çünkü, Apple’e göre, eğitim bir taraftan iktidar ilişkilerini yeniden üretirken “sapma kategorilerini” de üretiyor. Okullarda egemenlerin ideolojileri ve kültürleri aktarılırken bunlara karşı bir direniş de oluşur. Özellikle işçi sınıfının ve alt sosyo-ekonomik sınıfın çocukları okul dünyasını reddederler. Bilinçli bir karşı koyma davranışı olmasa da informal davranışlarla sisteme içgüdüsel olarak direnirler. Okul terk, ders çalışmama, tembellik yapma vb. davranışlar aslında bu karşı koyuşun farklı şekillerde ifade edilmesidir.
Bahsi geçen demokratik dünya, ayrımcılıklara karşı eşitlikçi bir dilin inşasıyla mümkündür. Eleştirel pedagoji yaklaşımına göre dil, asla salt bir iletişim aracı değildir. Neoliberalizm bireyleri birbiyle rekabet eden unsurlara indirgeyen ve demokratik değerlere zarar veren bir dil yerleştirmektedir. Bu dil eşitlikçi yurttaşlık anlayışına zarar vermektedir. Bu sebeple “eleştirel pedagoglar için dil, egemen iktidarın halka ve ezilenlerin çıkarlarına karşı kullandığı bir formattan çıkarılıp muhalif bir eksende yeni bir demokratik mücadelenin aracı olarak okullarda direniş biçimlerine çağrı yapan bir şekil almalıdır.” Yeniden bir dil inşası için, Freire de ezilenlerin direnme biçimlerini anlamak amacıyla dillerini çözümlemek gerektiğini vurgular.
Eleştirel pedagoji, Freire tarafından “ezilenlerin pedagojisi”, ezilenler için eğitim olarak tanımlanır. Sesleri duyulmayan, ırkı, cinsiyeti, sınıfsal konumundan dolayı ayrımcılığa uğrayan ve kültürel olarak içersenmeyen ezilenlerin müfredatlarda, ders kitaplarında ve derslerde temsil edilmeleri gerektiğini savunur. Eleştirel pedagoji bir taraftan ezilenlerin ezilme nedenlerini teşhis edip ortaya koyarken diğer taraftan bunların özgürleşmesi için gerekli bilginin inşa edilmesini amaçlar.
Feminist eğitim sosyolojisi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kadın hareketinde yaşanan canlanmayla kuramsal olarak gelişti. Eşitlik iddiasına rağmen liberal demokratik sistemlerin cinsiyetçi ajandasını ve kadın eğitimi meselesini feminist yaklaşım kendi toplumsal adalet ölçütleriyle değerlendirmiştir. Feminist eğitim sosyolojisinin temel varsayımı, cinsiyetin toplumsal bir kategori olduğu ve toplum tarafından inşa edildiğidir. Buna dayanarak kullanılan “toplumsal cinsiyet” kavramlaştırması cinsiyet (kadın ve erkek arasındaki biyolojik ayrım) kavramının yerine politik bir motivasyonla tercih edilmeye başlandı. Bu anlayışın eğitim çalışmalarına uyarlanmasıyla eğitimde cinsiyet durumu, yaygın toplumsal eşitsizliklerle ilişkilendirildi. Bu çerçevede 1970 ve 1980’li yıllarda kadınların eğitimi ve çalışması “ataerkil baskı”, “kadın sömürüsü”, “erkek egemenliği” gibi argümanlar eşliğinde araştırıldı. Bu araştırmalarda cinsiyetler arası eşitsizlik, toplumsal yaşamın temel bir özelliği olarak ele alındı. Günümüzde bu alan “kadının eğitimi sosyolojisi” olarak anılmaktadır ve genel eğitim sosyolojisinin bir parçası haline gelmiştir.
Feminist eğitim sosyolojisi içerisinde eğitimde cinsiyet eşitsizliği meselesine yönelik dört yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi cinsiyet rolü ya da toplumsallaşma kuramıdır. Bu kuram okulun toplumsallaştırma rolüne odaklanır ve cinsiyetçi kalıp yargıların yeniden üretilmesinde öğretmenin ve ders materyallerinin etkisini inceler.
Kadın ve erkek arasındaki benzerliklerin altını çizer ve bu iki cinse eşit eğitim fırsatı sağlayan tarafsız bir eğitim sistemiyle cinsiyet eşitliğinin sağlanabileceğini savunur. İkincisi cinsler arasındaki farklılığa odaklanan farklılık kuramıdır. Bu yaklaşım kadın ve erkeğin farklı yapılarını vurgular ve bu farklılığı olumlu görür. Çünkü kadının yapısal özelliklerinin daha adil bir toplum inşa edeceği kabul edilir. Eğitim sisteminin cinsiyet bağlamında yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunurlar. Kadınların eğitimi kadınsı özellikler olarak kabul edilen ev merkezli müfredatı kapsamalıdır.