Son günlerde yolculuk hakkında gerçekleşen birkaç sohbette şahit oldum. Malum sömestr tatili yakın.

Üniversite öğrenceleri evlerine gidiyor, diğer kademelerdeki öğrencileri ve aileleri Cuma günü başlayacak olan tatilleri hakkında plan yapıyorlar.

Aslında hepsinin bahsettiği gerçek anlamdaki yolculuklar. Bu aralar manevi ve soyut olan şeylere yoğunlaştığım için bir araç kullanmadan, belki aylarca, yıllarca sürmüş ve sürmeye devam uzun süreli sonunda bir yerlere ulaştıracak mı bilinmez olan yolculuklara yoğunlaştım.

Hayatlarımıza giren insanlar için yollarımız keşişti; hayatımızdan çıkan insanlar içinde yollarımız ayırıldı gibi ifadeler kullanıyoruz.

Peki nerede bu yol?

Yani birileriyle aynı yolda yürüyoruz ama çizgimiz neresi? Biz bu yolun neresinde yürüyoruz, onlar neresinde yürüyor?

Belki de birileriyle aynı yolda yürümenin zorluğu bu yolun görünen bir sınırının olmaması.

Nerede durduğunuzu bilmemiz. Tebeşirle çizilen silikte olsa durmamız gereken sınırların göründüğü bir yol olsaydı, şaşırmazdık belki de.

Dün durduğumuz yerle bugün durduğumuz yerin farklı olmadığını bilirdik.

Yapı olarak birilerinin hep bana nerede durduğumu söylemesine ihtiyacı olan biriyim.

Ama durmam geren sınırı değil, sadece hangi sınır içinde olduğumu.

Hep şikayet ediyoruz ya ‘o da böyle ne yapalım’ denmesine konu yine bu işin bende böyleyim kısmına geliyor.

Bende böyleyim somut olan şeyler yer değiştirdiğinde soyut şeylerde de mesafe kayıyor gibi geliyor bana.

Sürekli insanlar içinde olan birinin hala bu ikisi arasındaki ayrımı yapamıyor olması şaşırtıcı olabilir ama ‘bende böyleyim’

Belki şakalara, sözlere, ifadelere takılmıyorum ama görünen ve görünmeyen mesafeler benim takıntım.

Belki bir zaman bir yerlerde hiçbir sebep yokken oyun arkadaşımı kaybettim. Ve kaybetmek için hiçbir sebebim yoktu.

Biz hep aynı hatayı yapıyoruz değil mi?

Olayları kendi açımızdan değerlendiriyoruz. Bize göre bir şey yokken karşı taraf için çok şey olabiliyor veya bize çok şey varken karşı taraf için hiçbir şey olmamıştır.

Hepimiz birlikte olduğumuz insanlardan farklı ne yakın ve tanış olursak yabancıyız.

Ait olduğu yerden farklı ortama giremeye ve o ortamdan birine aşık olma cesaretini göstermiş olan Martin Eden “Şu anda kafamı en çok kurcalayan şey, beni neden istedikleri.

Beni kendim olduğum için istiyor olamazlar çünkü hala eskiden istemedikleri kişiyim.

Demek ki beni başka bir şey için benim dışımda bir şey için, ben olmayan bir şey için istiyorlar!

Sana bu şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi? Gördüğüm kabuldür bu. Halbuki o kabul ben değilim. İnsanların kafalarındaki bir şey o.” sözleri ile kabul görmenin nasıl mümkün olacağını az buçuk anlayabiliriz.

Neyse asıl konumuz bu değildi, yolculuktan bahsediyorduk. Hiçbir yola bir şeyler paylaşmadan dönmek için çıkmıyoruz. Yola çıktığımız hiçbir insanla ayrılmayı, kırmayı, kırılmayı, tartışmayı, zorlukta pes etmeyi hesaba katmıyoruz belki de. Ama geldiğimizde yola bakarak tek başımıza, kırgın, kırmış ve pes etmiş bir şekilde geri dönüyoruz.

Belki de yolcukları, hayatı, insanlar ve ilişleri fazla sorgulamadan Şairin Roman’ındaki gibi sadece var olduğumuzu kabul edip “Sadece var oluyoruz. Hepsi bu. Abartıp durmayın yaşamayı. Tesadüfler, sadelikleri içinde sevilip kabul edildikçe derinleşirler. İnsan aklının kolay entrikalarına sığdırmaya çalışmayın çevrenizde ve kaderinizde olan bitenleri, yaşamın işleyişini, doğanın, evrenin düzenini.” demeliyiz.