Bazen Kırklareli sokaklarında tek başıma dolandığım zamanlar eski ailelerdeki bağlılığın, birliğin sebebini düşünüp duruyorum.
Bir gün bu konuyu anneanneme açtım. Anneannemde bana eskiden aileyi birleştiren şeyin soba olduğunu söyledi. Ben sormadan da sebebini izah etti. Bana, “Eskiden doğalgazı geçtim kaloriferli daire sayısının bile bir elin parmağını geçmezdi. Çoğu evde de sadece tek odada soba kurluydu. Aile ister istemez bir arada otururdu.” gibi cevaplar verdi.
Anlatmak istediği şeyi anladım. Ama benim asıl merak ettiğim bu değildi. Tamam, ortada bir zorunluluk vardı.
Ama zorunluluk beraberinde sevgiyi de beraberinde getirir miydi? Ya da sevgi bu kadar basit bir nedenle oluşabilir miydi?
Kendime bir çay ısmarlayacağım ilk yere oturdum ve bunları düşünmeye başladım. Belli yasaklardan ötürü insanların, soğuk kış günlerinde dışarda oturdukları gözüme çarpan ilk şey oldu. İnsanların, hava sıfırın altına düştüğü zamanlarda bile sırf alışık oldukları bir şey için üşümeyi göze aldığını fark ettim.
Yazının başında bahsettiğim olayla bu durumu bir noktada özleştirdim. Aile bireyleri sırf üşümemek için kış mevsimini tek göz oda da sobanın etrafından geçiriyorlar. Belli alışkanlıkları olan insanlarda soğukta oturmayı tercih ediyor.
Aile ve alışkanlık kavramını aynı konu içerisinde kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum. Ama gözlemlediğim zaman çoğu kişi sadece alışık olduğu için ailesinin yanında olduğunu görüyorum. Benim yaş grubumda olan insanlar bile büyürken Hulusi Kentmen’in, Münir Özkul’un, Adile Naşit’in mutlu başlayan ortalara doğru içinden çıkılamayan durumlara karşılaşılan ama sonu illa ki mutlu biten filmlere denk gelmiştir. Bu filmlerle büyüyen neslin çocukları olarak, bu filmlerin tekrarları ile yetiştik. İnsan ilişkileri, aile ilişkileri ne ara bu kadar çıkmaza girip bulmaca haline geldi, anlam veremiyorum.
Düşündüğüm süre boyunca sanki cevap bulmam gereken başka sorular yokmuş gibi sorularıma bir yenisi eklendi: “Ne ara bu hale geldik?”
Sahiden ne ara bu hale geldik? Ben esnaf çocuğuyum. Büyürken sürekli insanların içindeydim. Küçükken başımı alıp komşu esnaflara oralet içip sohbet etmeye giderdim. Şimdilerde ne arıyorum, ne soruyorum. Ben ne ara bu hale geldim?
Bazen büyüdüğüm için böyle olduğunu düşünüyorum. Ama karşımdaki insanlar zaten büyüktü, onlarda aynı şekilde davranıyorlar. Bize bir şey oldu. Görünmeyen ince bir çizgi vardı, farkında olmadan hep birlikte o çizgiyi aştık.
Sıcakkanlığımızı, güleryüzümüzü, samimiyetimizi kaybettik. Çoğu zaman bu günlerin bir kabus olmasını diliyorum. Uykudan uyandığımızda her şey eskiye geri dönecekmiş gibi geliyor. Ama bu öyle bir uyku ki ne zaman uyuduğumuzu biliyoruz ne de ne zaman uyanacağımızı.
Bizi bu hale getiren evlerimizdeki sobaların kalkması mı yoksa soğuk havada dışarda otururken kalbimizi üşütmemiz mi? Benim gibi kaç kişi bu durumun farkında, kaç kişi bu durumun düzelmesini ve kabustan uyanmayı istiyor?
Kendimle baş başa kaldığım her anda olduğu gibi cevap aramak için oturduğum masadan yine daha fazla soruyla kalktım. Ama son anda aklıma bir şey geldi. “Acaba herkesin kafasında bir sürü soru işareti olduğu için mi bu durumdayız?”
Aslında bir cevap buldum. Ama cevap yine bir sorunun içinde gizli. Sorularımıza cevap bulduğumuzda Mutlu İnsanlar Kenti’nde yaşadığımızı göğsümüzü gere gere söyleyebilecek miyiz?