Tarihin başlangıcından günümüze kadar binlerce yıllık uygarlık tarihi içinde insanın doğrudan ya da doğa ile birlikte yarattığı değerler, bugün ‘Kültürel Miras’ olarak adlandırılır. Kırklareli ve çevresinde kültürel miras kategorisinde giren pek çok alan mevcut. Bu değerlerin korunması, çağımızda insanlığın ortak sorumluluğudur ve üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.


Bu aşamaya gelinceye kadar özellikle Avrupa’da yüzyıllar süren uzmanlıklar oluşmaya, ilgili ölçütler belirlenmeye başlanmış, yasal düzenlemeler yapılmış, yeni örgütlenmelere gidilmiştir.

Bir taşınmazın kültür varlığı niteliği taşıması ve yasal koruma statüsü kazanması için bazı değerlere sahip olması gerekmektedir.


Tarihsel değer değişik girdilere göre tanımlanabilir. Bunlardan ilki, o yapı ya da yapı grubunun o yerleşmenin tarihindeki bir olayla, bir değişimle ilgisinden kaynaklanır. O kentin ya da ülkenin yaşamında önemi olan bir olaya ev sahipliği yapmak, geçmişte kalmış ve toplumda iz bırakmış bir etkinlikle beraber anılmak o taşınmaza tarih boyutu güçlü bir değer katacaktır.


Tarihi değerin diğer boyutu “eski” olmakla ilgilidir. Yani, bir kültür varlığının yaşı arttıkça değeri de çoğalmaktadır.


Mitolojik değer, o yörede yaşayanların, bir yapı ya da alanı bir efsaneye, bir söylenceye bağlamaları ile oluşur. Anadolu’nun birçok noktasında bir hikâyeye bir söylenceye bağlanan alanlar ve yapılar bulunmaktadır. Anadolu’da 3 değişik yerde bulunan Eshab-ı Kehf Mağaraları, mitolojinin mekâna yansımasının tipik örnekleridir.


Geleneksel değer; yapıyı oluşturan toplumun yerleşmiş gelenekleri, yaşam biçimleri ve inanışları ile ilgili bir değerdir. Bu gelenekler ve yaşam biçimleri en doğru anlatımlarını konut, cami, medrese, han vb. yapılarda buldukları için, mimarlık ürünleri geleneğin şahitleri olarak bu değeri taşırlar.


Çevresel değer, yapı ya da yapı grubunun çevresinden aldığı değer ya da çevresine kattığı değerler olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda, peyzaj veya kent görünümü açısından önemli olmak; bulunduğu yerin simgesi olarak kabul edilmek; önemli bir anıtın çevresinde yer alan ve ona ölçek veren, o alanın vazgeçilmez bir bileşeni olmak; bir kentsel tasarımın parçası olmak çevresel değerler arasında sayılabilir ölçütlerdir.


Bu listeye şöyle devam edilebilir; Mimari Değer, Sanat Değeri, Teknik Değer, Enderlik Değeri, Özgünlük Değeri, Teklik / Benzersizlik Değeri, Ekonomik Değer, İşlevsel / Kullanılabilme Değeri, Süreklilik Değeri, Anı Değeri, Kimlik Değeri, Eğitim Değeri ve belge değeri.


Bir ülkenin kültür varlıklarına bakış açısı, algılama biçimi, korumaya karşı takındığı tavır ve gösterdiği davranışlar yasalarda anlatımını bulur. Fiziki mekân kavramı, görme ve dokunma suretiyle dış dünya ile ilişki kurarken biçimlenmektedir.


Bu nedenle tarihte ilk yerleşmelerden bu yana, benimsenip anıt olarak kabul edilen yapı ve nesnelerin korunması için gayret sarf edilmiştir. Anıtlar için önlemler alınmasını, önceleri siyasal ve dinsel nedenler zorlamışsa da, toplumun bunu, bir alışkanlık ve bir gelenek olarak kabul etmiş olması da önemlidir.


Kökeni çok eski devirlere dayanmakla birlikte, günümüzdeki anlamda koruma kavram ve uygulamaları 19. yüzyılda gelişmeye başlamış, bu süreçte sanat eserlerinin ve anıtsal yapıların korunmasından yerleşmelerin bir bütün halde korunmasına geçiş, yerleşmeleri oluşturan ögelerin tarihsel, biçimsel ve estetik değerlerinin anlaşılmasından sonra olmuştur. Kentlerin tarihsel sürekliliği ve bütünleşik gelişimine ilişkin yeraltı ve yerüstü değerlerinin korunarak geleceğinin tasarlanmasını amaçlayan “kent arkeolojisi” kavramı ise, 20. yüzyılın son çeyreğinde gelişmiştir.


19. yüzyılda Avrupa kentlerinde çeşitli imar çalışmaları sürdürülmüş, 1840’lardan sonra Londra’da çeşitli arkeolojik buluntular ele geçmiş, 1870’lerden sonra da benzer koşullar altında Norveç’in başkenti Oslo’da yapılan çalışmalar sırasında Ortaçağ yerleşimlerine ilişkin izler ortaya çıkmıştır.


Araştırmacılar, kent Koruma arkeolojisinin kavram olarak henüz gelişmediği bu tarihlerde, Oslo ve Londra gibi kentlerde eski insan yerleşimlerinin izlerinin mühendisler tarafından belgelenmesinin, modern kentsel arkeolojinin başlangıcı olarak kabul edilebileceğini belirtmektedir.