Araştırmaları için Kırklareli’de çalışmalarını sürdüren tarihçi yazar ile beraber gerçekleştirdiğim sohbetler esnasında sadece kendi alanım da değil pek çok alanda tarihi bilgiye sahip oluyorum.
Osmanlılar birçok alanda olduğu gibi bilim, kültür ve düşünce alanında da kurulduğu ve yayıldığı coğrafyanın mirası üzerinden kendilerine has bir Osmanlı düşüncesi ve bilimi oluşturdular. Osmanlı coğrafyası Türk İslam dünyası, Moğol, İran, Hint, Bizans Dünyası, Akdeniz ve Batı Avrupa birikimine kolaylıkla ulaşabileceği “Avrasya beşiği” olarak nitelendirilecek oldukça avantajlı bir coğrafyadır.
Osmanlı ilim ve düşünce hayatının, Anadolu Selçuklu ve Beylikler döneminden gelen alt yapısı başta Mısır, Suriye, Irak, İran ve Türkistan olmak üzere klasik İslam coğrafyasına tahsil için gidip eğitimini tamamladıktan sonra dönenlerle, bu coğrafyalara mensup âlimler tarafından zenginleştirildi.
Bilhassa Altın Orda Devleti’nin zayıflamasıyla bölgedeki bazı âlimler Anadolu’ya, 15. yüzyıldan itibaren de Osmanlı coğrafyasına göç etti. Kurucuları arasında Osmanlı ilim hayatını teşkilatlandıran Molla Fenârî’nin öğrencilerinden Kadızâde-i Rûmî’nin de bulunduğu Semerkant matematik-astronomi okulunun mensupları Osmanlı coğrafyasına gelmeye başladı. Bilhassa Fethullah eş-Şirvânî, Ali Kuşçu, Bircendî gibi âlimler ve öğrencileri Osmanlı ilim hayatını besledi.
Muslihuddîn-i Lârî örneğinde görüldüğü üzere Hint kıtasından Osmanlı coğrafyasına ilmî seyahatler oldu. Endülüs’ün düşmesi ve Kuzey Afrika coğrafyasında vuku bulan istikrarsızlık bölgedeki Müslüman ve gayrimüslim ilim adamlarını başta İstanbul olmak üzere Osmanlı coğrafyasına çekti.
Memlük Devleti’nin yıkılmasıyla pek çok âlim Osmanlı merkezine gelerek ilmî hayata katkıda bulundu. Osmanlı Devleti’nin kurulup yayıldığı coğrafyada gayrimüslim bilgin ve düşünürlerce sürdürülen ilmî faaliyetin belirli oranlarda Osmanlı ilim hayatına yardımda bulunduğu söylenebilir. Gregory Palamas ve Gemistos Plethon gibi Bizanslı Ortodoks Hristiyan düşünürler yeni bir güç olan Osmanlılar karşısında alternatif arayışlara girdi. İstanbul’un fethiyle pek çok Bizanslı bilgin bu güce ilmî ve fikrî katkı sağladı.
Bunun yanında Avrupa ile ilmî ilişkiler, başta askerî teknoloji, haritacılık, coğrafya, tıp, astronomi ve matematik gibi bilim dallarında her zaman sürekliliğini korudu. Bu süreklilik içerisinde oluşan nicelik birikimi zamanla söz konusu dallardaki nitelik değişmelerinin sebebi hâline geldi.
Osmanlılar öncesi bilimsel ve düşünsel birikim, İznik ve Bursa’da kurulan medreselerde Osmanlı biliminin temellerini oluşturmaya devam etti. Orhan Gazi, 1336 yılında inşaatı biten İznik’teki ilk Osmanlı medresesinin müderrisliğine Dâvûd-i Kayserî’yi 30 akçe maaşla tayin etti. Dâvûd-i Kayserî bir yandan öğrenci yetiştirirken bir yandan da eserlerini kaleme aldı.
Özellikle Muhyiddin Arabi’nin Fuṣûṣü’l-ḥikem şerhiyle kendisinden sonraki sûfîleri etkilemiş, Osmanlı tasavvuf düşüncesinin temel belirleyicisi olmuştur. Yazdığı şerh daha kendi döneminde Anadolu’nun dışında tanınmış, Altın Orda Devleti’nin merkezi Saray’a ulaşmış ve burada Emîr-i Kebîr Hemedânî (ö. 786/1385) Fuṣûṣü’l-ḥikem’e yazdığı şerhte Dâvûd-i Kayserî’nin eserini esas almıştır. Anadolu’da ise Şeyh Bedreddin tarafından açıklayıcı mahiyette ta‘lîkāt türünde bir eser kaleme alınmışsa da bu çalışma günümüze ulaşmamıştır.
Bunlardan başka Molla Fenârî, Kutbüddin İznikî, Sofyalı Bâlî Efendi, Abdullah Bosnevî ve İsmâil Hakkı Bursevî gibi Osmanlı âlim ve mutasavvıfları da Dâvûd-i Kayserî’nin Fuṣûṣü’l-ḥikem şerhindeki görüşlerinden etkilenmişlerdir. Dâvûd-i Kayserî özellikle İbnü’l-Fârız, İbnü’l-Arabî ve Abdürrezzâk el-Kâşânî gibi büyük sûfîlerin geliştirip sistemleştirdikleri vahdet-i vücûd nazariyesini benimsemiştir. Bu görüş, onun eserleri sayesinde Anadolu’nun dışında özellikle İran’da yayılma imkânı bulmuştur.
Osmanlı tasavvuf düşüncesinin teşekkülünde Davud-i Kayseri kadar Molla Fenari’nin de katkısı azımsanmayacak kadar önemlidir. Molla Fenârî, 750-843/1350-1431 yılları arasında yaşamıştır. İlk Osmanlı şeyhülislamı kabul edilmektedir. İslami ilimlerin hemen hemen her dalında yani kelâm, tefsir, fıkıh usulü, mantık, Arapça ve belâgat ile diğer ilim alanlarında eserler kaleme almıştır.
Tasavvufi düşüncelerinin şekillenmesinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin tesiri vardır ve İbnü’lArabî’ye nisbet edilen Ekberiyye mektebinin görüşlerini Anadolu’da temsil eden âlimler arasında yer almaktadır. Diğer taraftan Molla Fenari, Fahreddin er-Râzî ekolüne bağlı olup Râzî’nin geliştirdiği İbn Sînâcı sistemin Osmanlı geleneğine taşınmasında önemli rol oynamıştır.
Onu sırayla hoca-talebe silsilesi doğrultusunda Molla Yegân (ö.1437), Hızır Bey (ö. 1459), oğlu Sinan Paşa (ö. 1486), meşhur Molla Lütfî (ö. 1494) ve nihayet İbn Kemal ve Ebussuud Efendi takip etmiştir. Ahlâk-ı Celâlî isimli eseriyle tanınmış olan Celaleddin Devvânî’nin de (ö. 1502) Osmanlı dinî düşüncesinde etkisi olmuşsa da hiçbir zaman Fahr-i Râzî Mektebi kadar nüfuz kazanamamıştır. Öte yandan Osmanlı Devleti’nde dinî bürokrasinin yüksek kademelerinde yer alanlar genellikle Fahr-i Râzî Mektebi mensupları olmuştur.