Kırklareli Üniversitesi’nde öğrenim gören öğrencilerle sosyal damping üzerine bir konuşma yaptık. Washington Uzlaşması, yoksulluğu azaltmanın yolunun ekonomik büyüme olduğu anlayışına dayanır. Sızıntı ekonomisi olarak adlandırılan bu anlayışa göre, ekonomi büyüdüğünde, bunun sonuçlarından yoksullar da olumlu etkilenecektir. Ancak Stiglitz bunun sadece bir inanç olduğunu düşünüyor. Örneğin İngiltere 19. yüzyılda ekonomik açıdan başarılı olduğu halde, yoksulluk azalmamıştır. 80’lerin Amerika’sı bunun bir başka örneğidir. Yükselen su, bütün tekneleri kaldırır tezi doğru değildir. Bazen yükselen sular zayıf tekneleri kıyaya vurup parçalayabilir diyor.
Elbette bu görüşe karşı çıkan Artur Lewis ve Simon Kuznets gibi başka iktisatçılar da var. Oysa Stiglitz, Washington Uzlaşması politikalarının uygulandığı Latin Amerika ülkelerinde fakirlik ve eşitsizlikte bir azalma olmamıştır. Hatta bazı ülkelerde eşitsizlik daha da artmıştır. Bir diğer ifadeyle sadece ekonomik büyüme, geniş kitlelerin yaşam koşullarını iyileştirmeye tek başına yetmez. Bunun yanında Stiglitz, Doğu Asya krizinde, en önemli faktörün sermaye piyasalarındaki hızlı liberalleşme olduğunu iddia etmektedir. Bunun yanında IMF ve Batılıların telkinleriyle Rusya’da piyasa ekonomisine geçiş, Rus halkının refah düzeyini artırmamış, tam aksine geriletmiştir. IMF’nin verdiği paralar, dar bir Rus oligarşi tarafından paylaşılmış ve kısa sürede tekrar bu Rus baronların dışarıdaki hesaplarına yatırılmak üzere yurt dışına çıkartılmıştır.
Rusya’da özelleştirme devletin kaynaklarını Rus baronların yağmalaması şeklinde olmuştur. Rusya doğal kaynak bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olmasına rağmen yoksulluk derinleşmiştir. Kaynaklar dar bir grubun elinde toplanmıştır. Nitekim bu adaletsiz gelir dağılımının neticesinde, bir tarafta milyonlarca insan sefalet içinde yaşarken, diğer tarafta da Moskova’da Mercedes arabaların yol açtığı trafik sıkışıklığı ve Avrupalı zenginlerin gittiği yerleri dolduran zengin Ruslar konuşulmaya başlanmıştır. Ancak yaşanan krizler, küresel ekonomik düzen içinde piyasanın kendini düzenleyebileceğine ve olumlu sonuçlarından herkesin faydalanabileceğine ilişkin inancı zayıflatmıştır.
Stiglitz artık günümüzde IMF’in bile, sınırsız mali bütünleşmenin risklerini görmeye başladığını söylüyor. Çünkü ülkeler arasında mali bütünleşme arttıkça, bir ülkenin yaşadığı mali sorun kısa sürede diğer ülkelere de yansımaktadır. Mali krizler, bir taraftan ücretleri düşürürken diğer taraftan da işsizliğe yol açmakta ve ücretli çalışanları diğerlerine göre çok daha fazla olumsuz etkilemektedir. Diğer taraftan mali küreselleşme kadar olmazsa bile, ticaretin küreselleşmesi de önemli etki yapmıştır. Stiglitz’e göre, malların hareketliliği, insanların hareketliliğini ikame etmektedir. Örneğin gelişmiş bir ülke, niteliksiz emekle üretilen mallarını, ücretlerin daha düşük olduğu gelişmekte olan bir ülkede üretirse, gelişmiş ülkedeki vasıfsız işçilerin ücretleri daha çok düşecek ve yaşam koşulları daha da kötüleşecek demektir.
Dolayısıyla gelişmiş ülkelerde vasıfsız çalışanlar ya daha düşük ücretlere razı olacaklar, ya da daha vasıflı hâle geleceklerdir. Küresel ticaret arttıkça, gelişmiş ülkelerin üzerindeki bu kısmi sosyal damping etkisi de sürecektir. Küreselleşmenin idare biçimi, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatmakta ve ücretleri düşürmektedir.
Çünkü şirketler, dayattıkları çalışma koşullarını kabul etmemeleri halinde, çalışanları (ülkeleri) üretimi, sosyal hakların daha düşük olduğu ülkelere taşımakla tehdit etmek yoluna gitmektedirler. Stiglitz, sermaye hareketliliği yerine, işgücünün hareketliğinin olduğu bir dünya nasıl olurdu diye soruyor? O zaman ülkeler, işçileri cezbetmek için, yarış içinde olurlardı diyor. Muhtemelen çalışanlar için iyi bir çevre ve düşük vergiler vaadinde bulurlardı. Ancak içinde yaşadığımız dünya bunun aksi ve bunun sebebi de küresel dünyanın kremasını yiyen en üstteki yüzde 1’lik kesim diyor.
Öte yandan mevcut küreselleşme sürecinin sağladığı avantajları kullanan şirketler, ücretlerin yanında vergilerin de düşürülmesini talep etmektedirler. İstediklerini alamadıkları takdirde o ülkeyi terk etmekle tehdit etmektedirler. Ancak bunları yaparken de rekabette başarılı olmaları hâlinde toplumunda bunlardan faydalanacağını anlatmalarına rağmen, yaptıklarının geniş kitlelerin refahı pahasına gerçekleştiğini gizlemektedirler.
Stiglitz, küreselleşmenin üretimi düşürme ihtimali de olduğunu söylüyor. Şöyle ki sınırların açılması, mal ve sermaye piyasalarındaki hareketlilik, ülkeleri daha fazla riskle karşı karşıya bırakabilir. Bu hareketlilik şirketlerin riskli faaliyetlerden kaçınmalarına ve daha güvenli fakat düşük getirili alanlara yönelmelerine yol açabilir. Riskten kaçınmanın çok büyümesi ekonominin çok daha kötüleşmesine yol açabilir diyor.