Kırklareli’de gün yüzüne çıkan toplumsal gerçekleri daha önce de yazmıştım. Sebebine dair de birkaç açıklamada bulunmuştum. Bugün sizler için alt yapı ve üst yapı ilişkisine dair bir şeyler derledim. Simmel, toplumun büyük-ölçekli yapıları hakkında doğrudan görece az şey söyledi. Aslında kimi zaman onun etkileşim tarzları üzerinde odaklanması dikkate alındığında o, toplumsal gerçekliğin bu düzeyinin var olduğunu kabul etmedi. Bunun iyi bir örneği, onun toplumu tanımlama çabasında bulunabilir, onun bu çabası, Emile Durkheim'ın temsil ettiği, toplumun gerçek, maddi bir varlık olduğu şeklindeki gerçekçi görüşü reddetti

Lewis Coser şunu belirtir; “O, toplumu bir şey veya bir organizma olarak görmedi” Simmel, toplumun, yalıtılmış bireylerin başka bir şey olmadığı şeklindeki nominalist kavrayıştan da rahatsızdı. O toplumu bir etkileşim dizisi olarak kavramakla bir orta yol benimsedi.

“Toplum, etkileşimle bağlantısı kurulan birtakım bireylerin adıdır” Simmel, bu etkileşimci görüşü açıkça belirttiği halde o, eserlerinin çoğunda, toplum sanki gerçek bir maddi yapıymış gibi gerçekçi bir tutum sergiledi. Yani böylece Simmel'in eserlerinde toplumsal-yapısal düzeyde temel bir çelişki bulunur. Simmel şunu belirtmiştir; “Toplum, bireyin ötesine geçer ve kendi yasalarını izleyen kendi hayatını yaşar. Ayarca o, tarihsel, zorunlu bir katılıkla bireyin karşısına çıkar" Coser, Simmel'in düşüncesinin bu yönünü yakalamaktadır.

“Birey ūstü büyük yapılar, özerklik ve kalıcılık elde etmelerine ve sanki yabancı güçlermiş gibi bireyin karşısına çıkmalarına karşın, bu etkileşimin temeli haline gelirler”

Rudolph Heberle de özde aynı noktaya değinir: “Bir kimse, Simmel'in toplumu yapısal etmenlerin bir etkileşimi olarak gördüğü, insanların, canlı veya istekli eyleyenlerden çok edilgen nesneler olarak ele alındığı şeklindeki izlenimden güçbela kaçınabilir” Bu çelişkinin çözümü, Simmel'in toplumun etkileşimci bir görüşüne bağlı kalma eğilimini içeren biçimsel sosyolojisi ile onun, toplumu, bağımsız, zorlayıcı toplumsal bir yapı olarak görme eğilimini içeren tarihsel ve felsefi sosyolojileri arasındaki farklılıkta yatar. Bu sonraki sosyolojilerde o, toplumu, onu kaygılandıran nesnel kültürün gelişiminin daha geniş sürecinin bir parçası olarak gördü.

Nesnel kültür, en iyi şeklide, kültürel alanın bir parçası olarak görüldüğü halde Simmel, büyük-ölçekli toplumsal yapıların gelişimini bu sürecin bir parçası olarak ele aldı. Simmel'in, toplumsal yapıların büyümesini, nesnel kültürün yayılmasıyla ilişkilendirdiği şu açıklamasında belirgindir: "Fenomenleri, giderek daha fazla, kişisel olmayan öğeleri içeren ve bireylerin öznel tümlüğünü giderek daha az içine alan kültürümüzün artan nesneleşmesi de sosyolojik yapıları kapsar" Toplum ile nesnel kültür arasındaki ilişkiyi aydınlatmaya ek olarak bu açıklama, Simmel'in toplumsal gerçekliğin kültürel düzeyi üzerindeki düşüncelerine yol açar.

Simmel'in tarihsel ve felsefi sosyolojisinin odak noktalarından biri, toplumsal gerçekliğin kültürel düzeyi veya onun “nesnel kültür” olarak adlandırdığı şeydir. Simmel'e göre insanlar, kültürü üretir ancak onların toplumsal gerçekliği şeyleştirme yetenekleridir.

Üstte yer almanın ve altta yer almanın karşılıklı bir ilişkisi vardır. Lider, başkalarının düşüncelerini ve eylemlerini tümüyle belirlemek istemez. Aksine, lider, altta yer alanlardan ya pozitif olarak ya da negatif olarak tepki göstermelerini bekler. Ne bu ne de herhangi bir başka etkileşim biçimi, karşılıklı ilişkiler olmadan yaşayabilir. En baskıcı egemenlik biçimi içinde bile, altta yer alanların en azından bir derece kişisel özgürlükleri vardır.

Çoğu insan açısından üstte yer alma, altta yer alanların bağımsızlıklarını tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bir çabayı kapsar ancak Simmel'e göre böyle bir durum olsaydı, toplumsal bir ilişkinin varlığı son bulurdu. Simmel'e göre bir kimse, bir bireyin, bir grubun veya nesnel bir kuvvetin altında yer alabilir. Tek bir bireyin liderlik yapması, genel olarak ya lideri destekleyen ya da ona muhalif olan, sıkı bağlara sahip bir gruba yol açar. Bu tür gruplarda muhalefet ortaya çıktığı zaman bile ihtilaf, taraflar aynı yüksek gücün altında bulundukları zaman daha kolay çözülebilir.

Bir çoğunluk yönetiminde altta yer almanın çok eşitsiz etkileri olabilir. Bir taraftan, çoğunluk tarafından nesnel yönetim, grup içinde birliğe, bir bireyin daha keyfi yönetiminden daha fazla yol açar. Diğer taraftan, altta yer alanlar, bir lider tarafından kişisel ilgi görmezlerse onlar arasında düşmanlığın ortaya çıkması olasıdır.

Simmel'e göre, nesnel bir ilkeye dayalı bir düzende, muhtemelen insan ilişkilerinin ve toplumsal etkileşimlerin ortadan kaldırılması nedeniyle altta yer alma, en saldırgan halde bulunur. İnsanlar, kendisini etkileme yeteneklerinin olmadığı, kişisel olmayan bir hukuk tarafından belirlendiklerini düşünürler. Simmel, bir bireyin altında yer almayı daha özgür ve daha kendiliğinden olarak gördü: "Yasalara itaatin tümünün, mekanik ve edilgen bir şeylerinin olduğuyla karşılaştırıldığında bir kişinin altında yer alma, özgürlük ve onur öğesi barındırır"

Daha da kötüsü, Simmel'in "altta yer almanın, küçük düşürücü bir şekilde kaba ve koşulsuz türü” olarak gördüğü nesnelerden (örneğin ikonlar) altta yer almaktır. Bireye bir şey egemen olduğu için "o, kendisini, tam olarak şey kategorisinin seviyesine düşürür. Toplumsal Biçimler ve Simmel'in Daha Büyük Sorunsalı Guy Oakes, Simmel'in biçimler tartışmasının, nesnel ve öznel kültür arasında giderek artan boşluk üzerinde odaklanan onun temel sorunsalıyla bağlantısını kurdu. O, şu görüşle başlar, "Simmel'e göre nesnelliğin keşfedilmesi -şeylerin öznel veya psikolojik kökenlerinden bağımsızlıkları, Batının kültürel tarihindeki en büyük başarımdı”

Simmel'in bu nesnelliğe değinme tarzlarından biri, biçimleri tartışmasıdır ancak bu tür biçimselleştirme ve nesneleştirme gerekli ve arzu edilir olduğu halde onlar oldukça arzu edilmez hale gelebilirler.

Bir taraftan, biçimler, yaşamın enerjileri ve ilgilerinin ifade edilmesinin gerekli koşullandır. Diğer taraftan bu biçimler giderek daha fazla, yaşamdan bağlan kopmuş ve uzaklaşmış hale gelirler. Bu meydana geldiğinde, yaşam süreci ile içinde onun ifade edildiği biçimlenimler arasında bir çatışma meydana gelir. En sonunda bu çatışma, yaşam ile biçim arasındaki ilişkiyi hükümsüz bırakmakla tehdit eder ve böylelikle içinde yaşam sürecinin, özerk yapılar halinde gerçekleşebileceği koşulları tehdit eder.