Toplumsallaşma, bireylerin kendi toplumlarının değerlerini, tutumlarını, örf ve âdetlerini kazandığı, içselleştirdiği, aynı zamanda her bireyin belirgin ve farklı bir kişilik geliştirmesine fırsat tanıyan bir süreç olarak tanımlanabilir (Akan, 2012:97). George Simmel’e göre toplumsallaşma, bilim dalı olarak sosyolojinin ilgi alanına giren tek özel alandır. Sosyoloji, ekonomi, ahlak, tarih, psikoloji, antropoloji, iletişim gibi alanların sadece davranışsal temelli etkileşimleri, yani toplumsallaşma üzerinde yoğunlaşır. “İnsanlara ne oluyor?”, “İnsanlar hangi kurallara göre yaşıyor?” sorularına cevap arar. “Tüm insanların davranışı bireylerin davranışları olmasına rağmen, bunların çoğu bireylerin grup ilişkileri açısından açıklanabilir”
Bireyin kişilik kazanarak belli bir toplumsal çevreye hazırlanması, toplumla bütünleşmesi süreci olarak tanımlanan toplumsallaşma (veya sosyalleşme - socialization), “sosyal - social” teriminden türetilmiştir. ‘Sosyal’ terimi Latince socius sözcüğünden gelmektedir. Socius’un anlamı ‘birliktelik’, ‘birlikte oluş’tur. Birisi gibi nasıl davranılacağını öğrenmek ve bir socius olmak içgüdüsü bireyde doğuştan var olan bir durumdur. Şüphesiz 1 yaşındaki bir bebek ile 20 yaşındaki bir genç birey arasında büyük farklılıklar vardır.
Zaman içinde meydana gelen fizik, ahlaki ve entelektüel değişiklikten başka, yetişkin olan kişi sosyolojik olarak da kendisinden küçük yaştakilerden çok farklıdır. Kapasitesini sosyal bir kişi olarak değiştirmiştir. Gruplar ve toplum içerisindeki yerini, konumunu, diğer bireylerle nasıl ilişki kurabileceğini, onlara karşı nasıl davranacağını öğrenmiştir. İnsan; biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel varlığı ile belli bir zaman ve belli bir mekânda var olur. İnsanın belirlenmesinde bir temel olarak biyolojik yapının taşıdığı önem son derece somuttur. Ancak insan, aynı zamanda, belki de her şeyden önce toplumsal bir varlıktır. Onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, toplumsal bir varlık oluşudur.
Her bir insan, bir grup içine doğar. Çocuk ile aile üyeleri arasında bir etkileşim süreci başlar. Bir taraftan biyolojik büyüme sürecini tamamlarken, öte yandan içine doğduğu Toplumsallaşma: Toplumsallaşma, topluma yeni katılan bireylerin, topluma hazırlanması ve süreç içinde onunla bütünleşmesidir.
Toplumsallaşma, bireylerin ve grupların davranışlarını değiştiren toplumsal etkileşim ile mümkün olur. Örnek vermek gerekirse, bir çocuk, toplumsal etkileşim yoluyla davranışlarını geliştirip değiştirebilir ve topluma uyumlu hale gelebilir. Bunun yolu da aile, okul, arkadaş grupları veya medya yoluyla onun topluma hazırlanmasıdır. Bunlar aynı zamanda toplumsallaşma araçlarıdır. 78 grubun/toplumun normları ile de tanışır.
Bu süreçte toplumdaki hâkim değer yargıları ve davranış kalıpların öğrenen birey, kişilik kazanır ve içinde doğmuş olduğu grubun ve toplumun içinde uyumlu bir şekilde yaşamayı öğrenir. Bu toplumsal normlar ve değerlerin insanı/bireyi sınırlandıran yanları olmakla birlikte, bunlar insanın gündelik hayatını sürdürmesini kolaylaştıran kılavuzlardır.
Gerek bireyin hazır bulduğu bu normların kolaylaştırıcı veya sınırlayıcı etkileri, gerekse de insanın gelişmesinde tabiatın ve terbiyenin (kalıtımın ya da toplumsal çevrenin) göreceli önemleri, sosyolojide sonu gelmez tartışmaların konusu olmuştur. “Bu tartışma, Freud’un toplumsallaşmanın doğal eğilim ve dürtülerin aleyhine işleyen bir süreç olduğunu öngören psikolojik perspektifini, toplumsallaşmaya, toplumun entegrasyonunda temel bir rol atfeden işlevselci perspektifle karşı karşıya getirmiştir.
Toplumsallaşmanın birey açısından ve toplum açısından iki tarafı vardır ve bu iki taraf için de toplumsallaşma farklı fonksiyonlar icra eder. Bu taraflardan biri olan birey açısından toplumsallaşmanın sonucu, kişiliğin gelişimi ve gerçekleşmesi, biyolojik organizmanın insanlaşması, benlik ve kimlik edinmesidir. Toplumsallaşmanın diğer tarafı olan toplum açısından ise, kültürün kuşaklar arasında aktarılması, topluma yeni katılan insanların yaşam düzenine uydurulması ve böylelikle de toplumun devamını sağlama işlevini görür. Toplumsal hayatın kurumlaşması, gelişmesi ve değişmesi iktisadi, bireysel, biyolojik ve kültürel pek çok faktör tarafından etkilenerek oluşur. Sosyal bilimler, insan ve toplum hayatını kendi ilgi alanları çerçevesinde açıklama eğilimindedirler. Örneğin, bir iktisatçı için her şeyin temelinde iktisadi güdüler ve olaylar vardır.
Psikolog her şeyin temelini bireyin iç dünyası ile, bireyin özellikleri ile açıklamaya çalışır. Buna benzer olarak sosyolojinin egemen yaklaşımları da, dünyayı toplumu önceleyerek açıklar. Bu açıklama biçiminde birey, toplumsal yapı ve kurumlar tarafından belirlenmektedir. Bir anlamda bireyin özgürlük alanı yok gibidir. Psikolojide toplumsal olayların oluşumunda bireyin abartılı rolünden bahsedilmesi gibi, sosyolojide de –abartılı bir biçimde- bireyin toplum tarafından belirlenmesi söz konusu edilmektedir.
Ancak belki de toplumsal olaylara pek çok etmenin birlikte işbirliği içerisinde bulundukları bir süreç olarak bakmak daha faydalı olacaktır. Her ne kadar insan belli bir toplum içerisine doğar ve o ortam tarafından şekillendirilirse de, toplumla bireyin ilişkisi tek taraflı bir ilişki değildir. Birey, gelişiminin herhangi bir evresinde toplumun kendisine önerdiği kültür ve toplumsal davranış kalıplarını reddedebilir ya da değiştirebilir, yerine yenisini önerebilir. Böylelikle de toplumsal yapıda bazı değişimler gerçekleştirilebilir.