Kırklareli uzun süredir adını üretim alanında duyurmaya çalışıyor. Sakinlerinin İktisadî açıdan, soylulara ait hanelerin satın alma gücüne dayandığı prenslik kentine benzer şekilde, diğer büyük tüketicilerin —rant sahipleri gibi— satın alma gücünün orada yaşayan tüccarların İktisadî fırsatlarını belirlediği şehirler vardır. Gelirlerinin türü ve kaynağı göz önüne alındığında bu tür büyük tüketicilerin oldukça farklı türleri vardır. Bunlar, meşru ve gayrimeşru gelirini şehirde harcayan memurlar veya kent dışındaki toprak rantlarını yahut siyasal olarak belirlenmiş gelirlerini burada harcayan lordlar ya da siyasal iktidar sahipleri olabilir. Şehir her iki durumda da prenslik kentine oldukça yaklaşır zira büyük tüketicilerin satın alma gücünü sağlayan patrimonyal ve siyasal gelirlere dayanır. Pekin bir memurlar kentiydi. Moskova ise serfliğin kaldırılmasından önce toprak rantına bağlı bir şehirdi.
Kentsel toprak-rantlarının, toprağa dayalı mülkiyetin oluşturduğu ticaret tekelleri tarafından belirlendiği şehirler, ilk bakışta birbirine benzer gibi görünüyorsa da, temelde birbirinden farklıdırlar. Bu tür şehirler bir kent aristokrasisinin elinde toplanan ticaret sonucunda ortaya çıkar. Bu, her zaman tesadüf edilen bir gelişme tipiydi: Antik dönemde, Bizans İmparatorluğu’na kadar Yakın Doğu’da ve Orta Çağ’da görüldü. Ortaya çıkan şehir iktisadi açıdan rantiyer bir kent tipi değil fakat daha çok bir tüccar ya da ticaret şehridir.
Burada rantlar kazananların hane sahiplerine verdiği haracı temsil eder. Bu durum ile rantların, tekelcilere olan vergi (haraç) yükümlülükleri tarafından değil de kent-dışı kaynaklarca belirlendiği durum arasındaki kavramsal farklılık her iki türün geçmişteki etkileşimine gölge düşürmemelidir. Büyük tüketiciler yaptıkları işten elde ettikleri gelirleri (bu-gün tahvil ya da hisse senetlerinden gelen faizi) şehirde harcayan rantiyerler olabilir. Bunun sonucu olarak, (sözgelimi Arnheim şehrinde olduğu gibi) satın alma gücü, sermayeye dayalı biçimde koşullanmış parasal rant kaynaklarına dayanır. Veya Wiesbaden gibi bir “emekli-şehri”nde (pensionopolis) görüldüğü üzere satın alma gücü devletin verdiği emekli aylıklarına ya da başka devlet rantlarına dayanabilir.
Birbirine benzeyen bu örneklerin tümünde görülen kent tipi tüketici şehir türü şeklinde tanımlanabilir; zira yaşanılan yerde özel bir iktisadî karaktere sahip büyük tüketicilerin varlığı o yerin tüccarları için tartışılmaz bir ekonomik öneme sahiptir. Tüketici şehir tipinin karşıtı üretici şehir tipidir. Şehirdeki nüfus ve satın alma gücündeki artış, sözgelimi Essen ya da Bochum’da olduğu gibi, dışarıya mal arz eden —dolayısıyla modern endüstri tipini temsil eden— fabrikaların, imalathanelerin ve diğer sanayi kollarının kurulmasının bir sonucu olabilir ya da, Asyatik, Antik ve Ortaçağ kent türlerinde olduğu gibi, o yerin zanaatkâr ve tüccarları mallarını gemilere yükleyip uzak diyarlara yollayabilirler. Her iki durumda da yerel pazarın tüketicileri, o yerin sakinleri ve/veya girişimcileriyse büyük tüketicilerden, büyük bir kitle oluşturan işçi ve zanaatkârlardan ve işçilerle zanaatkârlar tarafından dolaylı olarak desteklenen tüccarlarla toprak rantı sahiplerinden oluşur.
Tüketici şehir, ticaret şehri ve tüccar şehriyle tezat halindedir. Tüketici şehrin büyük tüketicilerinin satın alma gücü, yabancı ürünlerin yerel pazarda kâr amacıyla perakende olarak satılmasına (sözgelimi, Ortaçağ’daki yün kumaş satıcıları), yerli üreticilerden elde edilen malların ya da yerel ürünlerin kâr amacıyla dışarda satılmasına (Hansa’nın ringa balığı sözgelimi) ya da yabancı ürünlerin satın alınıp orada bekletilerek veya bekletilmeksizin dışarıya satılmasına (aracı ticaret şehirleri) dayanır.
Çoğu kez ortaya çıkan, bütün bu ekonomik etkinliklerin bir bileşimiydi: commenda ve societas maris bir tractator un (gezgin tüccar) kendisine o yerin kapitalistleri tarafından verilen sermayeyle satın aldığı ürünlerle Levanten pazarlara seyahat ettiği anlamına geliyordu. Tractator çoğu kez gemi ambarlarında seyahat ediyordu. Bu ürünleri Doğu’da satıyor ve elde ettiği kazançla yerel pazarda satmak için Doğu malları satın alıyordu. Bu işten elde edilen kâr daha sonra, önceden düzenlenmiş anlaşmaya göre tractator ve kapitalist arasında bölüşülüyordu.
Ticaret şehrinin satın alma gücü ve vergilendirilebilirliği yerel iktisadi yapıya dayanıyordu. Aynı durum tüketiciler şehrinden farklı olarak üreticiler şehri için de geçerliydi. Kara ve deniz ticareti ve çok sayıda ikincil toptan ve perakende etkinliğe ilişkin iktisadi fırsatlar, tüccarların denetimindeydi. Bununla birlikte bu oluşumların ekonomik etkinliği sadece yerel perakende ticareti değil fakat gözle görülür ölçüde dış ticareti de kapsıyordu.
Bu durum, temelde, ulusal ve uluslararası finansörlerin ya da büyük bankaların (Londra, Paris, Berlin) veya borsaların, kartellerin (Düsseldorf) bulunduğu modern kentin durumuyla aynıydı. Bunun sonucunda, bugün şirketlerin kazançlarının çok önemli bir kısmı, daha önce görülmemiş bir oranda, kazanılan yerden başka yerlere akmaktadır. Dahası, iş kazancının gittikçe büyüyen bir bölümü, işin yapıldığı metropol bölgesinde değil, fakat banliyö villalarında, kırsal tatil bölgelerinde ya da uluslararası otellerde tüketilmektedir. Bu gelişmelere paralel olarak hemen hemen yalnızca iş merkezlerinden oluşan “kent-kasabalar” (city-towns) ya da kent alanları yükselmektedir.