Kırklareli’nin yerlileri daha net anlayacaktır ki, şehirde ekonomik yapı değişime uğramaya başladı. D. Bell’e göre, post-endüstriyel toplumunun ilk özelliğini malların üretiminden hizmetlere yöneliş olarak belirtir. Aslında hizmet sektörü bütün ekonomilerde mevcuttur; ancak endüstri öncesi toplumlarda öncelikle domestik hizmetler söz konusu iken, endüstri toplumlarında ise taşımacılık, finansal hizmetler gibi alanlarda malların üretimine “yardımcı” niteliktedir. Oysa endüstri sonrası toplumlarda esas önemli nokta eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi insani hizmetler ile bilgisayar, sistem analizi ile bilimsel araştırma ve geliştirme gibi mesleki hizmetler alanında yoğunlaşmaktadır.

Bell'in post-endüstriyel topluma ilişkin görüşlerinden hareketle Marc Uri Porat, ABD Ticaret Bakanlığının desteğiyle 1975-77 yılları arasında oldukça kapsamlı bir araştırma projesi gerçekleştirir. Bu çalışmada Porat enformasyon toplumunun istatistiksel çerçevesini belirlemeyi amaçlar ve çalışmanın temel sorunsalını ise şu şekilde ortaya koyar: Millî gelir içinde bir mal olarak enformasyon ve hizmetlerin üretiminin, işlenmesinin ve dağıtımının payı nedir? Burada tarım sanayi hizmetler gibi geleneksel üç sektörün yanında ayrı bir sektör olarak enformasyon sektörünün yerini belirlemeye çalışır.

Porat'a göre enformasyon etkinliklerinin ABD'de gayrisafi millî hasıla içindeki yeri 1967 yılında %47'dir. Porat'ın çalışmasının ikinci boyutunu istihdam oluşturmaktadır. Burada da bulgular ABD'nin 70'li yıllarda bir enformasyon toplumu olduğunu vurgular nitelikte olmuştur. Bu ülkede tarımın ve sanayinin payı 1950'li yıllardan itibaren sürekli gerilerken enformasyon ve hizmetler sektörünün payı ise istikrarlı bir şekilde artmaya devam etmektedir.

Nitekim endüstrileşmiş ülkelerdeki ekonomik faaliyetlere baktığımız zaman, bu ülkelerde geleneksel demir çelik, otomobil, tekstil, makine imalatı gibi endüstrilerde “kriz yaşanması”na rağmen bilgisayar, elektronik, biyokimya, uzay gibi bilgi/enformasyon ağırlıklı yeni endüstriler hızla gelişmektedir.

Yaşanan dönüşüm süreci Toffler'e göre “bir durgunluk değil”, aksine teknoekonomik temelin yeniden yapılanmasıdır. Bir diğer ifade ile eski “ikinci dalga” sanayi devri ekonomisinin çökmesi ve farklı prensiplerle çalışan yeni bir “üçüncü dalga” ekonomisinin ortaya çıkmasıdır. Gelişmiş ülkelerde endüstri sektörünün payı, gerek üretim gerekse istihdam içinde gerilemekte, buna karşılık özellikle bilgi ve enformasyonun ağırlığının giderek artışına tanık olmaktayız.

Yeni toplumda insanların çalıştıkları yer değil aynı zamanda yaptıkları işlerin türü de değişmektedir. Endüstrileşme sürecinde nasıl bir önceki toplumun temsilcileri olan sınıflar ortadan kalkmış ya da eski güçlerini yitirmiş ve yerine endüstri toplumunun temsilcileri olan sosyal sınıflar yükselmişse, post-endüstriyel dönüşüm sürecinde de yeni sınıfların yükselişi sıkça dile getirilmektedir. Bilindiği gibi endüstri toplumlarında yarı vasıflı işçiler çalışan sınıf içinde en kalabalık grubu oluşturmuşlardır. Hizmet sektörünün gelişmesiyle de eğitim, idare ve büro işlerinin artışıyla da beyaz yakalı işçilerin yapacakları işlerin sayısında çok büyük artışlar ortaya çıkmıştır.

1956 yılına gelindiğinde ilk defa beyaz yakalılar, endüstri uygarlığı içinde mavi yakalıların sayısını geçmiştir; 1970 yılında ise bu oran beşte dördünden fazladır. Ancak çok daha anlamlı bir başka değişme ise bilim adamları, teknisyenler, mühendisler, öğretmenler, tıp personeli gibi “teknik ve profesyonel sınıfın” sayısındaki artıştır. 1940 yılında 3.9 milyon olan teknik ve profesyonel sınıfın sayısı 1964 yılında 8.6 milyona yükselmiştir. Daha sonraki yıllarda ise post-endüstriyel toplumun kalbi olan bu sınıf hızla yükselişini sürdürmüştür.

Drucker'ın “bilgi işçisi” dediği bu “yeni sınıf”, bilginin asıl güç olduğu yeni toplumda ayrıcalıklı bir konum elde edecektir. Bilgi toplumunun işçileri, bilgiyi verimli kullanma ve tahsis etmeyi bilenler olacaktır; tıpkı kapitalistleri gibi. Bugün bilgi ve hizmet işçilerinin oranı gelişmiş ülkelerde toplam iş gücünün, dörtte üçünü rahatlıkla oluşturur hâle gelmiştir. Buna karşılık tarım sektöründe çalışanların yaşadıkları şekilde, geleneksel işçilerin oranı sürekli gerilemeye devam edecektir. Bu gelişme Porat'ın çalışmalarında da oldukça kapsamlı verilerle desteklenmiştir.

Öte yandan bu toplumda doğal olarak gücün yapısı da değişecektir. Bilindiği gibi ana üretim faktörünün toprak olduğu tarım toplumlarında güç toprak sahipleriyle ordunun elindedir; buna karşılık ana iktisadi faktörün makine üretimi olduğu endüstri toplumlarında ise kapitalin sahibi olan işverenler en önemli güç hâline gelmişlerdir.