Son zamanlarda gündelik hayatın belli sıkıntılar içinde zorlaşması sebebiyle soyut kavramları konuşmak zor bir hale geldi.

Yorgunum diye başlayan her sohbet "kazandığım yetmiyor, emeğimin karşılığını alamıyorum" gibi şeylere dönüştü.

Kimse sevgiden değerden umuttan huzurdan konuşamaz hale geldi belki olmadığı için bilinmez.

Kendinizi anlatabildiğiniz insanların hayatı hakkında bilgi sahibi olduğunuz için ailevi, maddi, manevi sorunlarıyla uğraşan adama gidip "arkadaşım ben kendimi sevgisiz, eksik hissediyorum" diyemezsin.

O kadar çok erteledik ki konuşmayı, bir şeyleri dile getirmeyi. Unuttuk.

Ama konuşacaklarımızı, hissettiklerimizi değil.

Konuşmayı unuttuk.

İlk önce dur dedik zamanı, sırası değil.

Sonra şimdi huzur, tat kaçırmayalım dedik.

Ve taşmak üzereyken vakit çoktan geçmiş oldu.

Konuştuğumuz zamanlarda oldu.

İçimize su serpilen, az da olsa dünya varmış dedirten.

Ama karşımıza baktığımızda dermanımız veya muhatabımız yoktu.

Bu pişmanlık mı asla.

Eğer gecenin en kör en karanlık saatinde mum ışığında yapılan konuşmalar olmasaydı halimiz ne olurdu?

Her düşünce, her olay bir yerde dostluğa ve arkadaşlığa varıyor bende.

Zaten hayata sığındığımız şeyler sınavımız olmuyor mu bir yerde. Daha önceleri yazılarımdan birinde son zamanlarda karşıma çıkan 'ama o da böyle' ifadesi hakkında yazmıştım.

O zamandan bu zaman bazı şeyler değişti.

Ama yine de bunu kabul edemiyorum.

Sanırım hayatım boyunca kabullenemeyeceğim şeylerden biri olacak.

Bana karşı ama o da böyle denilen insanların beni böyle kabul etmediği sürece.

Böyle zamanlarda aklıma hep birilerinin benim hakkımda da benim düşüncelerime benzer şeyler düşündüğü ya da ahir ömrümde bir gün düşünebileceği geliyor.

Maalesef hayatın tek bir rengi yok.

Üç ana renk etrafında dönüp duruyoruz.

İnsanoğluyuz sonuçta tek renk olsaydı ona da söylenirdik.

Bazen kızsak, kırılsak, asla geri dönüşü olmayacağını düşünsek bile yaşanan ve yaşanacağını bildiğimiz güzel şeyler bizleri asla sevdiklerimizden koparmıyor. 44 yaşında Manhattan'daki küçük dairesinde yalnız yaşayan, ruhsal problemleri olan asosyal bir adam olan Max’ın, sekiz yaşındaki Mary’e dediği gibi;

“Seni affetmemin sebebi kusursuz olmaman.

Sen kusurlusun, ben de öyleyim. Bütün insanlar kusurlu.

Doktor bana, kendimi kusurlarımla kabul etmemi söyledi.

Ve kusurlarımızı kendimiz seçemeyiz.

Onlar bizim bir parçamız, onlarla yaşamak zorundayız.”

Dostlarım, arkadaşlarım, iyi ve kötü anımda yanımda olan yol arkadaşlarım;

Söylediklerime bakmayın. Ben sizdeki beni biliyorum.

Benim yazdıklarım bendeki bende.

Çünkü "Ben Kayra yaşayan en karmaşık ruhum.

Yanıtı olmayan bir soru olarak geldim dünyaya.

Ve sorusu olmayan bir yanıt gibi de gidiyorum"

Kayra’nın aksine inanıyorum tüm bunlara;

“Ne ölüm, ne de hayat! Hiçbiri kovalamıyor beni rüyalarımda. Hiçbirinin eli bana değmiyor. Çünkü ceplerimde hiç olmadıkları kadar. Varlığıma nedensizlikten delirdim ben. Hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. Hepsini giydim. Hiçbiri olmadı. Hepsi dar geldi. İnansaydım herhangi birine, uğruna gerekirse dünyayı kan gölüne çevirirdim. Okyanuslar kırmızı olurdu. Pıhtılaşmış kanlardan siyah dağlar yükselirdi. Ama inanamadım. Bir türlü inanamadım... Bütün hayat bir ilüzyon. Benim gibi, Kayra gibi...