Kırklareli’de şehir ayrımı konusunda vatandaşların çok büyük bir bilinç sahibi olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden bugünkü köşemde buna odaklandım. Şehir bir konutlar topluluğunun yanı sıra kendi arazi mülkiyeti ve bir gelir-gider bütçesiyle İktisadî bir birliğe sahiptir. Böyle bir İktisadi birlik, niceliksel farklıklar ne kadar büyük olursa olsun, köyde de ortaya çıkabilir. Dahası, bunun hem İktisadî hem de düzenleyici [kural koyucu] bir birlik olması, en azından geçmişte, yalnızca kente özgü bir durum değildi. Bu türden ekonomik bir birlik politikası oluşturması nedeniyle benzeri düzenlemeler köyde de vardı. Başkasının arazisine izinsiz girme kısıtlamaları, mera düzenlemeleri, odun ve samanı dışarı çıkarma yasağı ve benzeri denetimler köyün yabancısı değildi. Geçmişte şehirler yalnızca ortaya çıkan düzenlemelerin türleri bakımından farklılaşıyordu.
Özgün olan sadece birlik adına yapılan siyasal ekonomik düzenlemenin hedefleri ve bu hedeflerin öngördüğü karakteristik önlemlerin alanıydı. Belirtmeye bile gerek yok, “kentsel iktisadî politika”nın önlemleri, zamanın ulaşım koşullarında kıyıdan uzak şehirlerin çoğunluğunun en yakın ard- bölgenin tarımsal kaynaklarına dayandıkları gerçeğine önemli ölçüde bağlıydı. Atina va Roma’nın tahıl politikalarına bakıldığında bunun kıyı kentleri için de geçerli olduğu görülür. Kentsel ticaret bölgelerinin tümünde olmasa da çoğunluğunda, doğal “spekülasyon” fırsatı tanınıyordu. Kent pazarı, ürünleri, özellikle de besin maddelerini, değiş tokuş etmenin yegâne değilse de mutad yeriydi. Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer önemli husus, ticaret amacıyla üretimin çoğunlukla uzmanlaşmış küçük işletmeler şeklinde örgütlenen zanaatkâr teknolojisi biçiminde olduğuydu.
Bu tür bir üretim az bir sermaye (veya sermayeye hiç gereksinim duyulmaksızın) ve uzun bir çıraklığa tâbi tutulan oldukça sınırlı sayıdaki kalfayla yürütülüyordu. Yerel perakendecilere yapılan satış, büyük nisbette müşterilere yapılan türdendi. Zamanın pazar koşulları yukardaki olgular göz önünde tutulduğunda, doğal olarak, ortaya çıkacak türdendi. “Kentsel İktisadi Politika” denilen şeyin en önemli özelliği, ekonomik düzenlemeler yoluyla kitleleri sürekli ve ucuz bir şekilde besleme ve tüccar ve gezgin satıcıların İktisadî fırsatlarını standartlaştırma amacıyla yerel kent ekonomisinin koşullarını istikrara kavuşturma yönünde gösterdiği çabaydı. Ne var ki, ileride göreceğimiz gibi, ekonomik düzenleme kentsel İktisadî politikanın biricik hedefi değildi.
Kaldı ki, tarihsel olarak ortaya çıktığında da tümüyle olgunluğa erişmiş değildi. İktisadî denetim tam anlamıyla yalnızca siyasal lonca düzeninde ortaya çıkar. Sonuç olarak bu durum, tüm kentlerin gelişiminde yaşanan bir geçiş aşaması olarak görülemez. Durum ne olursa olsun, kentsel İktisadî politika, ekonomik evrimde evrensel bir aşamayı temsil etmez. Müşteri ilişkileri ve —sermaye olmaksızın faaliyet gösteren— uzmanlaşmış küçük işletmeler temelinde, tarım üreticileri ve tarım-dışı üreticiler ve yerli tüccarlar arasında bir mübadelenin yaşandığı yerel kent pazarı, takasın bir tür İktisadî karşılığım temsil eder. Çünkü içerdeki mübadeleden bağımsız olarak, temelini emeğin bu şekilde toplanması ve bütünlenmesinde bulduğundan oikosla bağlantılı uzmanlaşmış bağımlı bir ekonominin emek ve vergileriyle sistematik bir biçimde bölünmüş hizmetlere karşılık gelir. Buna paralel olarak, kentteki mübadele ve üretim koşullarının denetimi (kentsel iktisadî politika), oikos ekonomisinde birleşen (geleneksel, feodal ve sözleşmeye dayalı) etkinliklerin tanzimine tekabül eder. Bu ayırımların sınırlarını çizerken bile “kentsel iktisadi alan”, “kentsel alan” ve “kentsel otorite” kavramlarını kullanıyor olmamız, “kent” kavramının şu ana kadar kullanılmış olan saf ekonomik kategorilerin dışında birtakım kavramlar çerçevesinde incelenebileceğini ve incelenmesi gerektiğini gösterir. Kent analizi için gerekli ek kavramlar siyasal kavramlardır.
Kentsel İktisadî politikanın kendisinin, kentin ve sakinlerinin siyasal yönetimini elinde tutan prense ait bir iş olabilmesi bu gereksinimi yeterince açıklar. Bu durumda kentsel bir İktisadî politika varsa bu, kentin sakinlerine rağmen kent sakinleri için belirlenir. Bununla birlikte durum böyle olduğunda bile, şehir yine de kısmen özerk bir birlik, özel siyasî ve İdarî düzenlemelere sahip bir “topluluk” şeklinde düşünülmelidir. Daha önce tartışılan İktisadî şehir kavramı siyasî-idarî şehir kavramından tümüyle ayrı tutulmalıdır. Yalnızca ikinci anlamda, özel bir alan şehre ait olabilir. Bir yer İktisadî açıdan şehir niteliğine sahip olmasa da siyasî-idarî anlamda şehir olarak adlandırılabilir. Orta Çağ’da, geçiminin yüzde doksan küsurunu tarımdan sağlayan, yasal olarak “şehir” kabul edilen bölgeler vardı.
Bu oran, yasal olarak “köy” şeklinde tanımlanan pek çok yerleşim birimindeki tarımsal gelir oranın üzerindeydi. Bu tür yarı-kırsal şehirlerden tüketici, üretici ya da ticarî şehirlere-geçiş doğal olarak oldukça kolaydır. İdarî açıdan köyden ayrılan ve dolayısıyla şehir olarak ele alınan bu yerleşim birimlerinde sadece bir şey, yani toprak-sahipliğine ilişkin düzenlemelerin türü, âdet olduğu üzere kırsal toprak-sahipliği biçimlerinden farklıdır. Bu tür şehirler İktisadî açıdan hane sahipliğine dayanan —toprak sahipliği bunun bir uzantısıdır— kent emlâkıyla temsil edilen özel bir rant konumuyla ayırdedilir. Kent emlâkinin konumu idarî bakımdan, özel vergilendirme ilkelerine bağlıdır. Bu konum, siyasî-idarî şehir kavramı açısından çok daha belirleyici olan ve saf iktisadî analizin tümüyle dışında duran bir unsura, yani kaleye bağlıdır.