Kırklareli’deki öğrencilerle aydınlanma politikalarını masaya yatırıyoruz. İskoç Aydınlanması’nın Hume, Ferguson ve Smith gibi ahlak ve siyaset felsefecileri tarihsel gelişimi siyasi ve iktisadi etkenler etrafında daha sistematik bir biçimde açıklamaktadırlar. Bunlar arasında sosyolojik düşüncenin gelişimine en az Montesquieu kadar katkı yapmış olan İskoç Aydınlanmacıları, özellikle de Ferguson ve Smith değişimin kaynağını geçim biçimleri ve iktisadi etkinliklerle açıklamaktadır.
Aydınlanma döneminde kuzeyin Atinası olarak adlandırılan Edinburg tam bir kültür ve bilim merkezi hâline gelmişti. Adam Ferguson, David Hume’dan sonra Advocates Library’nin kütüphaneciliğini üstlendi. Ardından Edinburg Üniversitesinde 1759’dan emekliğe ayrıldığı 1785 yılına kadar ilkin doğa felsefesi profesörlüğü ve daha sonra ise gaz mekaniği (pneumatics) ve ahlak felsefesi profesörlüğü yaptı. 1767 yılında Sivil Toplumun Tarihi Üzerine Denemeler’i, 1782’de Roma Cumhuriyetinin Gelişmesi ve Sona Erişinin Tarihi’ni yayımladı. 1792’de konferanslarını Ahlaki ve Siyasal Bilimin İlkeleri adlı kitapta topladı.
İçinde bulundukları toplumun özgün koşulları dolayısıyla İskoç Aydınlanmacıları toplumların gelişiminde mülkiyete ve ticarete merkezî bir yer vermekteydiler. Dönemin Fransız ve Alman Aydınlanmacıları ilerleme fikrini daha ziyade akılcılık gibi soyut etkenler veya düşünüşler ekseninde ele alırken onların daha somut koşullara bağlı olarak geliştirdikleri bu açıklamalar, sonrasında sosyoloji için önemli bir temel teşkil etmiştir. Mülkiyet ve buna dayalı olarak gelişen yönetim biçimleri ekseninde Ferguson’un Aydınlanma düşüncesine ve belki de klasik sosyolojiye kattığı en önemli kavram sivil toplumdur.
Uygarlığı kabalıktan veya vahşilikten ayırt eden şey ona göre mülkiyet fikridir. İlerleme için temel teşkil eden mülkiyet aynı zamanda sivil toplumun da merkezinde yer almaktadır. Ona göre bu tür bir özel mülkiyet fikri Avrupa’ya mahsustur ve geri kalan barbarlar onu bilmedikleri için medenileşememişlerdir. İnsanlık tarihindeki ilerlemeyi ticaretin gelişimine bağlayan Ferguson’a göre ticareti baskılayan Doğulularda despotizm yıkıcı bir etki oluşturmaktadır.
Ferguson, Machiavelli’ye veya Montesquieu’ya göre zamanın geçişini daha fazla dikkate almaktadır. Daha sonra şakirdi Dugald Stewart tarafından konjonktürel tarih olarak adlandırılacak olan bu anlayışa göre tarihsel bir gelişme vardır. Ferguson ilerleme ve gerileme tartışmalarına girmeye gönülsüz olsa da onun teorisi iki uçta yer alan döngüsel ve çizgisel ilerlemeci görüşlerin karşısında yer aldı. Ekonomik gelişmenin niyetlenilmemiş ahlaki bozuklukları ve ilkel toplulukların erdemleri ile medeni toplumların nezaketi arasında bir denge bulmaya çalıştı. Bu ayrımlar çerçevesinde Freguson’un açtığı yolda Smith ve Mandaville modernitenin büyük gelişime uygun hâle getirilmesi için ilerlediler.
Bu çerçevede insanlık tarihindeki aşamaları iş bölümü fikri çerçevesinde kurmuştur. Marx’ın daha sonra ona çok büyük saygı beslemesine sebep olacak bir biçimde iş bölümünün hem insanlığın ilerlemesini hem de yabancılaşmayı getirdiğini savunmuştur. Ferguson dönemin entelektüel modalarına uyarak yapıtının önemli bir kısmını başta Hindistan ve Çin olmak üzere durgunluğun incelenmesine ayırmıştır.
İskoç Aydınlanması’nın diğer bir saygın ve etkili düşünürü Smith ise toplumların gelişmesini açıklayan bu iktisadi değerlendirmeyi daha da ileri bir noktaya taşımıştır. Smith’e göre toplumlar birbiri peşi sıra gelen avcılık, hayvancılık, tarım ve ticaret gibi geçim biçimleri ekseninde gittikçe basitten karmaşık ve ileri bir tipe doğru evrilmektedir. İktisadi etkenler etrafında doğal bir gelişim seyrini ifade eden bu değişimler modern toplumun ortaya çıkışının ana nedenidir. Toplumun avcılıkla geçinilen birinci aşamasında bir eşitsizlik mevcut değildir. Zira “evrensel yoksulluk evrensel bir eşitsizliği kurmaktadır”
Bu dönemde kişilerin itaat edecekleri bir otorite de henüz mevcut değildir. Bu dönemden sonra bazı hayvanların evcilleştirilmesi ile hayvancılıkla geçinilen temelde göçebe ikinci toplum tipi ortaya çıkmıştır. Bu dönemde gittikçe eşitsizlikler ve yönetim meydana çıkmaya başlamıştır. Üçüncü aşamada ise teknik gelişmelere bağlı olarak tarım yapılmaya başlanmıştır. Tarım ile birlikte yerleşik yaşam ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu aynı zamanda toprağı elinde tutan büyük bir despotik siyasal otoritenin de ortaya çıkması anlamına gelmektedir.
Asya’nın geniş topraklarında -Çin, Hindistan, İran, Mezopotamya ve Mısır’da- hüküm süren despotizmi Smith toplum üzerinde olağanüstü bir güç tekeline sahip gelişmeye kapalı bir yapı olarak tasvir etmektedir. Bu geçim biçimi aynı zamanda Avrupa Orta Çağı için de geçerlidir. Ancak Smith’e göre orada tarıma ek olarak bir geçim biçimi olarak ticaret ortaya çıkmıştır.
Başka toplumlarda da kısmen görülse de Avrupa’da modern zamanlarda ticaretin temel bir geçim biçimi olarak yerleşmesi ile yeni bir toplum tipi ortaya çıkmıştır. Swingewood’un belirttiği gibi “Smith, ticari toplumun gelişmesini tartışırken, ilk başta, feodal toplumun ve feodal mülkiyet biçiminin çöküşüne yol açan yapısal güçleri, ticaretin ve manifaktürün zorunlu evrimini anlatmaktaydı”.