Kırklareli’de uzun süredir din olgusunu araştırıyorum. Dinin toplumsal yapı için anlamı ve toplumsal yapının değişiminde oynadığı roller sosyolojik düşüncede kapsamlı tartışmalara konu olmuştur. Yalın bir biçimde “din, toplumları etkileyen, yönlendiren toplumların değişim süreçlerinde görece olumlu veya olumsuz roller oynayan, toplumsal şartlar içinde değişen ve değiştiren bir güç” olsa da (Okumuş, 2009, s. 324) modern toplum içerisinde oynadığı rollere dair şüpheler bulunmaktadır. Günümüzde sosyolojide din ile toplumsal değişim ilişkisini ele alınırken “toplumsal değişimi frenleyici bir faktör olarak din”, “toplumsal değişimi takviye edici bir faktör olarak din”, “toplumsal değişimin temel faktörü olarak din” şeklinde üç temel yaklaşım bulunmaktadır.
Bu yaklaşımlardan birincisi modern toplumun ortaya çıkış döneminde kilisenin tutumuna bağlı olarak gelişmiş ancak daha sonra genelleştirilerek tüm dinlere dair bir yargıya dönüşmüştür. Bu dönemde toplumsal değişim temelde eski toplumdan çıkıp modern topluma doğru geçmek anlamına gelmekteydi. İlerleme ile özdeş tutulan bunun dışındaki bütün unsurlar ve hareketler değişim karşıtı, muhafazakâr ve gerici olarak görülmekte idi. Marx’ın ünlü “Din halkların afyonudur.” sözü tam da bu bağlamda söylenmiştir. Devamında modern siyaset ve toplumun yerleşmesi ile din toplumsal yaşamdaki etkisini kaybetmiştir.
Buradan hareketle dinin artık sosyal yaşamda bir değişiklik gerçekleştiremeyecek eski zamanlara ait köhne ve ölmüş bir fenomen olduğuna inanılmaya başlanmıştır. Batı Avrupa’nın özgün tarihsel koşullarından kaynaklanan bu kanaatlerin başka dinler, dönemler ve toplumlar için de geçerli kabul edilmesiyle birlikte dinin toplumsal değişmenin önünde bir engel olduğu fikri yaygınlığını korumuştur.
Klasik sosyoloji içinde din ile toplumsal değişim arasında ilişkiyi en kapsamlı bir biçimde ele alan isim Max Weber olmuştur. Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu isimli çalışmasından başlayarak ve devamında Budizm, Hinduizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Yahudilik ve İslam’ın iktisadi etiği ve dünyayı biçimlendirmesi ile ilgili gerçekleştirdiği çalışmalarda din ve inançların toplumsal yaşamı biçimlendirmedeki etkisini ele almıştır.
Weber meşhur Protestan Ahlakı tezinde modern toplumun temellerinde Protestanlık ile gerçekleşen kader anlayışındaki dönüşüm neticesinde değişen dünya görüşünün (Weltenschuug) bulunduğunu ifade etmiştir. Ancak Weber de akılcılaşma ve büyü bozumu neticesinde dinin toplumdaki etkilerinin azaldığını ve gittikçe de ortadan kalkacağını düşünmektedir. Yani onun dini bir toplumsal değişim aracı olarak değerlendirmesi henüz modernleşmemiş toplumlar için geçerlidir. Modernleşme sürecinde yaşanacak akılcılaşma ile gerçekleşecek sekülerleşme ve formelleşme ile dinin bu tür etkileri ortadan kalkacaktır.
Hâlbuki modern toplumlar içinde bu kanaatin aksini gösterecek pek çok yeni gelişme mevcuttur. Evvela dinin sosyal hayattan tamamıyla çekileceğine dair beklentiler gerçekleşmemiştir. Özellikle 20. yüzyıl içerisinde dinsel kaynaklı pek çok sosyal hareket ortaya çıkmış ve toplumsal yapılarda kapsamlı değişimler gerçekleştirmiştir. Böylece dini toplumsal değişimi destekleyici bir faktör olarak gören ikinci yaklaşım için bir zemin ortaya çıkmıştır.
1950’lerden sonra değişen dünya koşullarında geleneksel toplumlar olarak adlandırılan toplumlarda yaşanan hızlı toplumsal değişimler sebebiyle dinin toplumsal değişime kaynaklık edecek unsurlardan birisi olarak görülmeye başlanmasını da beraberinde getirmiştir. Özellikle sömürge karşıtı mücadelede pek çok dinsel sembol ve ögenin itici bir etken olması, sömürge sonrası toplumlarda yeni dinsel hareketlerin ve biçimlerin ortaya çıkması dinin -özellikle kurumsal olmayan dinlerin- zannedildiği gibi durağan ve muhafazakâr olmadığı yönünde düşünceleri de beraberinde getirmiştir. Latin Amerika’da ortaya çıkan kurtuluş teolojisi çerçevesinde kilisenin sosyalizmle ilişkiye geçebilmesi mevcut anlayışları kökünden sarsmıştır.
Tarihsel olarak en muhafazakâr görülen yapının bir işçi ve köylülerin toplumsal hareketlerine ve dolayısıyla toplumsal değişime kaynaklık etmesi şaşkınlıkla karşılanmış ve din-toplumsal değişim ilişkilerine dair yeni bakış açıları ortaya çıkmıştır. Ardından gerçekleşen İran Devrimi ise din kaynaklı ve din adamları tarafından yönetilen bir devrim olarak dinin toplumsal değişime kaynaklık edemeyeceğine dair kanaatleri tamamen ortadan kaldırmıştır.