İnsan kimi zaman omzunda her zamankinden farklı bir yük hisseder. Her zaman taşıdığından daha ağır bir yük. Olur ya insan bazen bir adım daha atamayacakmış gibi görünür. Olur ya hani bir adım daha atsa devrilecekmiş gibi hisseder.
Böyle zamanlardan sık sık geçiyoruz. Ahir zaman mı dersiniz bilmem ama insanın omzundaki yük her gün daha da artıyor. Bazen o yükten nefes alamayacak gibi oluyor insan. Bir çare bulamayacak, çözüm üretemeyecek gibi.
İnsanın her geç kaldığı, her elini taşın altına soktuğu vakit kalp biraz daha soğuyor. Olması gerekenleri yapamıyor, geride kalıyor, koşsa da yetişemiyor hatta. İnsan koşmaktan, çabalamaktan yorulur mu?
Yoruluyor.
Sessiz kalınan her şeyde, bir cevap bulamadığında, kendince bir mantık çerçevesine yerleştiremediğinde yoruluyor. Belki de hiçbir şey kadar yormuyor bu durum. Belki de en çok yorulacağımızı düşündüğümüz şeylerde soluksuz işimizi bitiriyoruz da en ummadığımız yerlerde karşımıza çıkıyor yorgunluğumuz.
Bir süre sonra insan kendisinde hata aramaya başlıyor. Çünkü insan zihni buna endeksli. Eğer kendince mantıklı bir sebep bulamıyorsa karşı tarafından, bu kez kendini sorgulamaya, incelemeye başlıyor. Sessizliğinin sebebini, sözlerinin altında yatanları, bakışları, duruşları ve davranışları tek tek masaya yatırıyor.
Kalp, her defasında bir hata daha bulmak için atıyor. İster istemez bir boşluğa savruluyor insan. Böyle zamanlarda yanınızda birilerinin olması dünyanın en güzel şeyi. İçinizi açabileceğiniz, derdinizi paylaşabileceğiniz birini bulabilmek harika bir duygu.
Fakat kalbinizi açacağınız zamana dek kendimizi tüketiyoruz. Tam son noktada artık içimizden taşıyor sanırım sakladıklarımız. Bir bardak düşünün, içine her sıkıntınızda bir damla doluyor. Doluyor, doluyor ve taşıyor.
İnsan, o damlanın altına bardağı kendisinin tuttuğunu bile çok sonra fark ediyor. Bize zarar veren şeyleri aslında bizim yaptığımızı, zarar ve ziyandan kaçmadığımızı, kalıp savaşmanın gidip kurtulmaktan daha doğru olduğunu düşünüyoruz.
Çünkü bunca şeyi hep savaşarak elde ettik. Olduğumuz yerde kalarak, geri çekilmeyerek elde ettik. Hayatımız hep bir savaş üzerine kuruluydu. Elimizde var olan, aslında hakkımız olan her şey için kan ve göz yaşı döktük. Çocukluğumuzdan beri böyleydi.
Bir şeyler kazanabilmek için bir şeyleri feda etmeye hazırdık. Hatta bazen elimizdekini korumak için hareketsiz kalmaya, bir basamak yukarıya çıkmamaya razı olduk. Zor bir çocukluk geçirdim. Zordu ama çok keyifliydi. Şimdi geçmişe dönüp baktığım zaman savaşarak büyüdüğümü görüyorum. Ve bunun herkese nasip olmayacağını da öğrendim zamanla.
Yolum çok güzel insanlarla kesişti. Kimiyle bir müddet yürüdüm, kimiyle yollarımız ayrıldı. Fakat bana kattıkları, öğrettikleri şeyler hep baş ucumda durdu. Hani her gün giyseniz sıkılmayacağınız bir gömleğiniz, bir ceketiniz ya da her gün takmaktan usanmayacağınız bir çantanız vardır ya… İşte öğrendiklerim de benim için böyleydi.
Her gün tekrar etmekten, içimden o anları tekrar yaşamaktan hiç sıkılmadım. Bugün doğrumla yanlışımla beni ben yapan her şeyi hata yaparak öğrendim. Hatalarımdan ders çıkarmayarak öğrendim. Ve bugünkü bene ulaştım. Yine eksik, yine hatalı fakat artık başkası tarafından yönlendirilmeyen bir ben.
Kendimi her gün bir kez daha doğurdum. Bir kez daha tanıştırdım kötüyle de iyiyle de. Ve şimdi artık ben böyleyim diyebileceğim bazı çizgilerim oluştu. Kimisi çok sert, kimisi hala geçirgen bir halde. Ve bu durum artık beni rahatsız etmiyor. Çünkü insan değişebildikçe insandır bana göre.
Şartlar ve koşullar değiştikçe, kendi doğrusuna da yön vermeyi öğrenmelidir. Bu yön verişler bazı ‘doğru’lardan kaçış da olsa, daha doğruya ulaşabilmek için yapılabilecek en güzel şey. Her şey değişirken, insanların aynı kalması da mantıklı değil bence.
Yaşadığım her şey için, karşıma çıkan herkes için şükrediyorum. Kimisi imtihan oldu, kimisi ödül oldu bu kısa ömrümde. Ve her daim hatırladım;
“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır”