Çok uzun zamandır din üzerine araştırmalar yapıyorum. Sosyoloji ve din kavramlarının birbiriyle çok ilgili olduğunu düşünüyorum. Beni bu araştırmayı yapmaya iten şey insanların dine bakış açılarının değişmesi oldu.

Din, eskisi gibi saygı duyulan bir kavram olmaktan çıktı gibi görünüyor artık. Özellikle gençlerin din ve dindarlık ilişkisine, adeta hayata pranga vuran bir şeymiş gibi bakmaları önüne geçilemeyecek bir şeye dönüştü. İnsanların dış görünüşe göre yargılanması sadece modern (?) görünüm için değil artık dindar şekilde giyinen insanlar için de normal bir duruma dönüşmeye başladı.

Çünkü biz artık düşüncelerin bizi ele geçirdiğini, yaşamımızı etkilediğini, dış görünüşümüze yansıdığını düşünüyoruz. Böyle düşünmekte de haklıyız aslında. Fakat burada kaçırdığımız bir nokta var. Nasıl ki açık giyinen biri bizi modernliğe teşvik etmiyorsa aslında kendi inandığı dinde emredilen şekilde giyinen insanlar da bizi dindar olmaya zorlamıyor.

Biz bunun ayrımını ne yazık ki çok geç yapıyoruz. Din artık insanların saf duygularla yaklaştığı bir olgu olmaktan uzaklaştı. Bunun sebebi de bence şu süreç içerisinde yaşadığımız sorunlar. Ben her zaman yanlışın dinde değil, dini yorumlayan insanlarda olduğunu düşünüyorum. Bir şeyin nasıl yaşandığı, diğer insanları da etkiliyor tabii ki.

Bu yüzden insanlar artık dinden uzaklaşmaya başladı. Müslümanım diyebilen biri de aslında İslam’a uymayan şeyler yapabiliyor. Biz biraz toplum olarak arada kaldık diye düşünüyorum genelde. Bir tarafımız Avrupalılığı savunurken bir tarafımız da İslamcılığı ve dindarlığı savunuyor. İkisinin arasında bir yol bulmak neredeyse imkansız hale geldi.

İslam artık tam olarak yaşanıyor mu zannetmiyorum. Aslında ona kılınan farzları yerine getiren ama başını kapatmayan insanlar da var mesela. Bakınca İslam’ın gerekliliklerinden haberi olduğunu, bir Müslüman olarak ona farz kılınan her şeyi yaptığını görüyoruz. Fakat kapalılığa gelince iş değişiyor.

Genelde de ‘kendimi hazır hissetmiyorum, bunu taşıyamam henüz’ minvalinde yorumlar duyuyoruz. Bunun sebebini biraz küreselleşmeye bağlıyorum biraz da dinin artık sosyal boyutunun değişmesine. Din, kamusal alanda eskisi gibi değil.

Küreselleşme demiştik mesela. Buraya biraz daha yakından bakmak gerekebilir. Küreselleşmenin din üzerinde yarattığı tahribatı da bir araştırma konusu olarak görebiliriz. Küreselleşen dünyada insanlar ortak bir noktada bulunmak istiyorlar. Dinin de bu ortak noktalardan biri olmadığını söyleyebiliriz. Bizim küreselleşmemiz daha çok kullandığımız ürünler, kıyafetimiz ve yaşam tarzımız üzerine gerçekleşiyor.

Minimal yaşamı düşünün mesela. Aslında hem çok bizden hem çok uzak. Çünkü geçmiş zamanda sıkıntı çeken büyüklerimiz aslında bir şeyleri istiflemeyi tercih etmişler. Köy evlerinde haddinden fazla kap kaçak görürsünüz, bunun sebebi geçmişin insanda yarattığı ‘ya tekrarlanırsa, ya ihtiyacım olursa’ korkusudur.

Hatta Bulgaristan ve Yunanistan göçmenlerine baktığınızda bu korkuyu daha net görebilirsiniz. Kendi ailemde de gördüğüm için daha rahat söyleyebilirim ki, Balkan Göçmenlerinin ilk önceliği bir ev almaktır. Bir toprak sahibi olmak isterler, çalışmalarını da bu yönde ilerletirler. Çünkü zamanında evlerinden çıkmak zorunda kaldılar. İşte bunun tekrar yaşanması korkusu, böyle bir yola iter insanları. İstifçilik de böyle başlar. Bu arada bahsettiğim istifçilik, şu an tvlerde izledikleriniz değil. Yeniden lazım olabilir korkusu bizi bir şeyleri depolamaya iter.

Dedim ya minimalist yaşam hem bizden hem uzak diye… Biz istesek de bu korkularımız yüzünden minimal bir yaşam tarzına geçiş yapamayız. Ama aynı şekilde minimal yaşamla gelen tekrar kullanma alışkanlığını zaten biz çok uzun süredir yapıyoruz. Mesela yoğurt kaplarını önce yemeklerimizi buzdolabında saklayabilecek kaplar olarak kullanır, eskidiği zaman da çiçek saksısına dönüştürürüz.

Bu kadar kısa bir yazıda asla toparlanmayacak ama özetle küreselleşme bizden olanı alıp, bize uymayanı diretiyor. Bu da dinden yaşam tarzına pek çok alanda bize etki ediyor. Bir davranışı benimsemeden önce sağduyulu davranmakta fayda var.