Uzun zamandır dikkatimi çeken, belki de beni içten içe sinirlendiren bir şey paylaşmak istiyorum bugün sizlerle.

Kendimizden utandığımızı fark ettiniz mi?

Hem de her anlamda.

Kıyafetimizden, kimliğimizden, kişiliğimizden, davranışlarımızdan… Aklınıza gelebilecek her şeyden utanıyoruz. Ve bu utanç bizi küçültmeye devam ediyor.

Küçüldükçe değişime daha hazır hale geliyoruz.

Dinlediklerimiz değişiyor, giydiklerimiz değişiyor, yediklerimiz içtiklerimiz bile değişiyor. Ne yazık artık yöresel yemeklerimize bile geleneksel akşam yemeği yazılı etiketler yapıştırmaya başladık.

Her sabah hazırladığımız kahvaltı birden geleneksel anneanne kahvaltısı oldu. Giysilerimizin tarzı bile bizi utandırdı. Çok köy işi dendi.

İşin garip tarafı, köy yaşamı da ilgi görmeye başladı.

Bizim kentte köylü, köyde kentli olmak isteyen insanımız yavaş yavaş köye döndü. Zenginlerin mutlaka kendi sebzesini meyvesini yetiştirebileceği bahçeli evleri olmaya başladı.

Kırklareli’de bile insanların artık bağ evi kavramı oluştu.

Fakat tüm bunların arasında unutmayın ki bağ evi zenginlerindir. Zengin değilseniz sizinki köy evidir. Lütfen köydeki evinize bağ evi demeyin (!)

İnsanın özüne dönmesi ne zamandan beri gericilik olarak adlandırılıyor bilmiyorum ama ben kendimi özüme dönmüş hissediyorum.

Bunu her anlamda ve her alanda söylüyorum. Batı’nın geri ilericiliği de beni pek alakadar etmiyor. Hatta öyle ki Batı’ya dair her şeyi alıp bize yamamaya çalışan güruha da hoşgörüyle yaklaşamıyorum.

Tabii ki saygısızlık da yapmıyorum ama…

Bir kıyafet bir eşya alırken bile bize uyacak mı, evimize uyacak mı diye düşünürken neden yüzümüzü tamamen batıya dönüyoruz?

Neden Batı’nın bize uyabilecek, bizi bir adım ileriye taşıyabilecek özelliklerini almıyoruz da her şeyini kopyalamaya çalışıyoruz. Birbirine uygun olmayan iki parçayı neden birbirine iliştirmek için çaba sarf ediyoruz?

Sosyoloji okumuş olduğum için kendi içimde bunun farklı pek çok yanıtı var. Kaldı ki Batı ülkelerinin bir ülkeyi etkisi altına alabilmek için hangi işlemleri uygulayabileceğini de oldukça iyi biliyoruz. Çünkü bizlere öğretildi.

Nedense Z kuşağının boomer olarak adlandırdığı kuşak bu konularda daha yetkin gibi geliyor bana. Gerçi o kuşağın da anlatımda bir sıkıntısı olduğunu düşünüyorum.

Hani hep ‘Ameriganın oyunları bunlar’ dediklerimiz ve güldüklerimiz var ya, bazıları ne yazık ki gerçek. Batı devletleri zamanında silah ve tankla ülkeleri etkisi altına almış olsa da artık bu düzeyde silaha ve tanka gerek yok. Televizyon ve sinema yeterli durumda.

Bu konularda, şarkiyatçılık dersinde de gördüğümüz bir örnek geliyor aklıma sürekli. Belki de Batı oyunlarının ne kadar ciddi ve tehlikeli olduğunu gözler önüne serebiliriz bu örnekle.

Öncelikle ülkemizde şu an da çok iyi bildiğiniz bir pizza restoranı açılıyor. Dünya genelinde fırtınalar koparan bu restoran, ülkemizde tutmuyor. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Pizzayı sevmeleriyle meşhur çizgi film karakterleri televizyonda yayınlanmaya başlıyor.

Çocuklar, gençler, yetişkinler bu çizgi filmin müptelası oluyor. E tabi bir de pizzanın. Aynı pizza markası kepenkleri tekrar açıyor. Bilin bakalım bu sefer ne değişiyor?

Satışlar patlıyor. Restoran önünde uzun uzun kuyruklar oluşuyor. Bu örnekte de karşımıza çıktığı gibi medya sandığımızdan çok daha öneli. Özellikle toplumların değiştirilmesi ve kıvama getirilmesi konusunda. Sanırım söylenenlerle dalga geçmeden önce, Batı’nın oyunlarına gerçekten dikkat etmeliyiz.