Ne yazık ki en cesur, en kararlı insanların bile başa çıkamayacağı bazı şeyler var. Bunlardan biri de mağdur edebiyatını hayatının felsefesi haline getiren insanlar.

Mağdur edebiyatı aslında başkalarını mağdur etmekten çekinmeyen insanlar tarafından yapılır ve bir başkasını mağdur eder.

Fakat bugün size işaret etmek istediğim nokta başka. Burada mağdur edebiyatının ne olduğunu açıklamayacağım. Aslında ne olmadığını açıklamak istiyorum.

Bu davranış stilinin işlevi, düşünülen kanının aksine insanın kendisini acındırması değildir. Kaldı ki insan acıdığına saygı duymaz aslında.

Mağdur edebiyatının asıl işlevi sorumluluk almaktan kaçmaktır. Ve bunu normal şartlarda gerçekleştiremeyen insanlar, eğer mağdur rolünü kaptıysa size geçmiş olsun diliyorum. Çünkü bir daha asla normale dönmeyecektir.

Bir kere sorumluluktan kaçmayı başardıysanız, her türlü yanlışınız/kabahatiniz de haliyle aklanmış olur. Yani işin aslı bir şeyden bir kere kaçtıysanız, artık hep kaçabilirsiniz demektir.

Bir de bu işin çok kişili denklemleri de vardır ki insanı hayattan soğutur. Siz artık inanmıyor, karşınızdaki insana kanmıyor olsanız da o kişiye hala iyi niyetle yaklaşan insanlar mutlaka olacak.

Bunu kimseye iyi niyetle, hoşgörüyle yaklaşmayalım diye ya da böyle davranan kişileri azarlamak amacıyla söylemiyorum. Hayatın döngüsü budur. Birileri mağdursa, içten içe ona yardımcı olmak isteriz. Olayları çift yönüyle değerlendirmek isteriz.

İşte mağdurmuş gibi davranmak tam da bu noktada işe yarar. Çünkü olayları nesnel bir şekilde çift yönüyle ele alırken aklımızda bulundurmamız gereken bir nokta vardır: Biri mağdur olmuştur. Bir kişinin haklı olması, bir başkasını mağdur etmesi için geçerli değildir pek çoğumuzun gözünde. Bu durumda nesnellik ortadan kalkar. Mağdur rolü oynayan her daim kazanır.

Sosyolojide, belki de fikirlerinden en çok etkilendiğim isim Baudrillard olmuştur. Sürekli mağdur olan, sürekli tehdit edilen, sürekli hep en kötüsü onun başına gelen insanların bir simülasyon içerisinde yaşadığını düşünür Baudrillard.

Kendi yazım içerisinde bu tür alıntılara yer vermeyi pek sevmiyorum ama Baudrillard’ın sözlerini çarpıtmak da istemiyorum. Gelin bu konuyla ilgili fikirlerine kendi cümleleriyle bakalım:

“Tüm iktidarlar ve kurumlar kendi kendilerinden ancak kendilerini yadsıyabildikleri ölçüde söz edebilmektedirler. Bir ölüm simülasyonuna başvurarak, gerçek ölümün elinden kaçabileceklerini sanmaktadırlar. Kendi ölümünü sahneye koyan (oynayan) bir iktidar az da olsa bir yaşama ve yasal bir kurum olabilme hakkına sahip olabileceğini düşünmektedir. Bunu yapmalarının nedeni iktidarın avantajlarını elden kaçırmama isteğidir. “

Tabii ki bu konuda çok daha detaylı bir açıklama var. Merak edenler de ‘Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm’ makalesinden Baudrillard’ın bu konudaki ve simülasyon konusundaki fikirlerine ulaşabilirler. Fakat bizim için üstteki kısım şimdilik yeterli.

Ben mağdur edebiyatının da biraz bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Başınıza gelmesinden korktuğunuz şeyleri, başınıza gelmemesi için yaşamış gibi davranıyorsunuz. Ne yazık ki bu mağduriyet insanların kendilerine öteki yaratmasıyla var oluyor. Hassasiyet de acı da bu insanlara özgü hale geliyor, haksızlık da yalnızca kendilerine yapılan şey oluveriyor. Ve siz sadece izlemeye başlıyorsunuz bir noktadan sonra.

Tam bir acizlik durumu aslında. Böyle insanlar bazı hareketlerinden tanıyabilirsiniz, elbette çevrenizde de vardır zaten. Mesela bu insanlar genelde mızmızlanır, başına hep kötü şeyler gelen insanlardır, davranışlarının sonucunu almazlar, reaktif olamazlar ve sonrasında hayatın sillesini yemiş imajı yaratırlar. Yaşanan olaylardan sonra kötüymüş gibi, yardıma muhtaç kedi yavrusu gibi davranırlar. Aslında çok çabalarlar ama hiç olmaz nedense…

Böyle insanlarla karşılaştıysanız, bir hayat paylaşmak zorundaysanız size kolaylıklar diliyorum.

Yazımı çok sevdiğim bir cümleyle bitirmek istiyorum:

“Ben uyurken duvarıma tırmandın, güllerimi yoldun. Ve bütün şikâyetin sen uyurken bahçene girenlerden"