Hafta sonunu ailemin yanında geçirdim. İnsan, doğup büyüdüğü yere bir şeyler katabilince anlıyormuş değerini. Ailemden ve aslında evimden uzakta geçirdiğim günlerimi nelerle doldurduğuma baktım.

Aslında ne kadar boş şeylerle doldurmuşum zamanımı. Kendi isteklerim, kendi ihtiyaçlarım bir bakıma hep geride kalmış. Hep bir başkasını, bir başka şeyi el üstünde tutmuşum. Nedendir bilmem bunu çok uzun süre fark etmedim. Gerçi bunun sebebini de içten içe biliyorum.

Ben kandırıldığımı, üzerimden çıkar sağlandığını, manipüle edildiğimi kolay fark ederim aslında. Ama karşımdaki insana yakıştıramam. Benim üzerimden bir kazanımı olduğunu, beni kullandığını kabullenmek istemem.

Ve belki değişir düşüncesiyle yeni arayışlara girerim. Ona, aslında kim olduğunu hatırlatmaya çalışırım kendimce. Fakat şimdi düşünüyorum da acaba ben insanları yanlış mı tanıyorum?

Belki de hayatım boyunca bu yüzden daha fazla yara aldım insanlardan. Çünkü onları hep iyi tarafıyla tanımak istiyorum. Mümkünse öyle de hatırlamak istiyorum. Hayat, bir insana zarar verebilecek kadar ve bundan pişman olmayacağım kadar uzun değil benim için.

Bugüne kadar yaptıklarım da yapmaktan vazgeçtiklerim de hep bir başkasını kırmamak, acıtmamak ve zarar vermemek üzerineydi. Güzel gibi görünen her şeyin aslında benim çabamla ayakta kaldığını görmek beni bu süreçte çok yıprattı.

Fakat ne gariptir ki hep karşımdaki insanlar yaralıymış gibi göründü. En çok onlar kırılmış, en çok onlar yıpranmış gibi davrandı. Bazen diğerleri karşımdaki insana inandı. Fakat olayın iç yüzünü bilmek, kendi doğruma inanmak benim için yeterli oldu genelde. Zaten bu da zamanla ortaya çıktı.

Dedim ya aslında birileri bir şeyler yaparken niyetini anlayabiliyorum. Zamanında çok fazla insan tanıdım çünkü. Bu da bana böyle bir şey kattı. İyi mi kötü mü bilemiyorum bazen ama insanları tanıyabilmek benim için hep acı tecrübelerle sonlandı.

Masumiyetimizi kaybettik. Ne yazık insan küçük yerlerde ilişkilerin daha samimi olması gerektiği gibi bir izlenime kapılıyor. Her şeyin daha sade, daha yakın ve daha doğru bir şekilde ilerleyeceğine inanıyoruz ama işin diğer tarafı da var. Aldığınız hasar da daha büyük oluyor.

Özellikle benim için ya da benim gibi insanlar için. Aile evinden uzak, tanımadığı insanlarla çevrili bir yerde tekrar güvenebileceği, ikinci bir aile gibi görebileceği insanlar arayan birileri, tüm bu zorluktan daha çok etkileniyor.

Daha önce de söylemiştim insanın iyiliğinin bir sınırı var ama maalesef kötülüğünün bir sınırı yok. Hatta zaman zaman kendi iyilikleri için karşısındakini harcamaktan da korkmuyor insanlar. İşin en üzücü kısmı bu bence. Birilerine güvenmek isterken aslında karşınızdakinin sadece sizi bir basamak olarak görmesi gerçekten kırıcı oluyor.

Peki bu devran böyle dönmeye devam mı eder?

Tabi ki hayır. Bir insan ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir yerde canına tak ediyor gerçekler. Daha önce görmediği, görmezden geldiği gerçekleri bir bir akıl süzgecinden geçirmeye başlıyor aslında. Bu da insanın uyanışı anlamına geliyor. Ve insan uyandığı noktada harekete geçiyor.

Bugüne kadar kullandığınız, iyiymiş gibi davrandığınız, üzerinden kendi isteklerinizi karşıladığınız ve hala masummuş gibi görünmeye çalıştığınız insanlar elbet bu masayı devirecek. Örmeye çalıştığını çoraplar elbet sizin başınıza geçecek. Herkes bir adım sonranızı tahmin edebiliyor çünkü kötülük basittir. Kötü insanlar da basit olmayı seçerler.

Zor olan iyi kalabilmektir. Bunun için çabalamak zordur. Unutmayın;

Taşın nereden geleceğini hep biliriz. Sadece yakıştıramayız.

Görüşmek üzere.