Çok uzun zamandır beni bugüne getirmiş, buralara getirirken de pek çok sorunla karşı karşıya kalmış, çok zorluk çekmiş ailem için bir şeyler yapmak istiyordum. Hayatım da yavaş yavaş düzene girdikten sonra onlar için bir şeyler yapma şansı yakaladım geçtiğimiz hafta.
Sonra fark ettim ki bu aslında hayatımda çok büyük bir boşlukmuş. Ben aslında bunu yapamıyor olmanın ezici ağırlığı altında kalıyormuşum nice zamandır. Hani bir evlat olarak yapmamız gerekenleri yapıyordum da daha fazlasını yapamıyor olmak da canımı sıkıyormuş.
Zaten bence omzumuzdaki yüklerin yarısı yaptıklarımız değil de yapamadıklarımızdan dolayı ağırlık yapıyor. Bugün baktığımızda, kimin ailesi sorunsuz bir hayat yaşamış olabilir ki? Gerek maddi gerekse manevi pek çok zorlukla karşı karşıya kalıyoruz.
Bu zor zamanların üstesinden de birlikte geldik. Burada anlatmak istemeyeceğim hatta hatırlamak bile istemeyeceğim kadar zor zamanlardan biz de geçtik ailecek. Kimi zaman yardımımıza koşan bir komşumuz oldu, kimi zaman akrabalarımıza sarıldık dört kolla. Tüm bunları yaparken de şükretmeye devam ettik. Elimizdekiler için, elimizden kayıp gitmeyenler için ve bir arada olduğumuz için.
Şimdi dönüp geçmişe baktığım zaman onca imkansızlığın içinde hep bir şeylerin güzel gittiğini görüyorum. Belki çocukluğumda istediğim şeylerin tadı damağımda kaldı, belki hala o alışkanlıklarla bazı şeyleri almıyorum kendime ama bugün olduğum kişiden de çok memnunum.
Biz her zorlukla beraber bir kolaylığın olduğunu düşündük hep. Bize bunlar öğretildi. Tabii ki çok zorlandığımız, isyanın kıyısına geldiğimiz noktalar da oldu ama hiç yılmadık. Şimdi o zaman yaşadığım zorlukları tekrar yaşasam isyan eder miyim diye düşünüyorum bazen. O zamanlar aklımızın ucundan bile geçmezdi. Yaşımız küçük olmasına rağmen bir şey alınsın diye diretmezdik mesela.
Annem beni ya da kardeşlerimi hiç markete giderken uyarmak zorunda kalmadı. Herhalde o sırada çocuk aklıyla bunları düşünebiliyorduk. Büyüdükçe bencilleştik sanki.
Tabii ki bunda toplumun değişimi de çok etkili oldu. Şimdi çocuklara bakıyorum ellerinde son model telefonlar, üstlerinde marka kıyafetler… Ne gidecekleri yerden geri kalmak istiyorlar ne de elde etmek istedikleri ürünlerden. Bunu da haklı buluyorum aslında çünkü artık toplum olarak bu yönde ilerlemeye başladık.
Herkesin birbirini üstüne başına göre yargıladığı bir dönemdeyiz ne yazık ki. Markasız kıyafetlerin iş görmediği bir çağdayız. Hatta öyle ki karşımızdaki insana olan bakış açımızı, görüşümüzü, davranışımızı bile bunlar etkiliyor.
Mesela ben çok uzun zamandır aynı telefonu kullanıyorum. Belki de bu modelin üzerine onlarca model çıktı. Fakat hala sorunsuz kullanabildiğim telefonumu değiştirmeyi hiç düşünmedim. Oysa arkadaşlarım benimle aynı anda aldıkları, aynı model telefonun üzerine üç-dört telefon daha değiştirdi.
Peki neden?
Kamerası daha iyi diye mi? Hiç sanmıyorum. Artık telefonlarda var olan özellikler bizim hayatımızı köklü bir şekilde değiştirmiyor. Kimse kamerası beş megapiksel daha yüksek bir model için telefonunu değiştirmiyordur. Buradaki sebebi takıntı olarak görüyorum.
Bakınca asgari ücretle çalışan, aldığı parayla borçlarını ancak kapatabilen insanların elinde bile son model telefonlardan var. Bunun tek sebebi dışlanma korkumuz. Biz dışımızı süslemeyi çok seviyoruz. Bir mekana oturduğumuzda cebimizden çıkardığımız son model cep telefonunu, arabamızın anahtarını, dolu cüzdanımızı masanın üzerine koymak istiyoruz. Dedim ya dışımızı süslemeyi çok seviyoruz. İçimize henüz sıra gelmedi.
Kötülüğümüzü, bencilliğimizi, kibrimizi sahip olduğumuz pahalı eşyaların arkasına saklıyoruz. Böyle yapınca gerçek benliğimiz görünmez zannediyoruz. Oysa ilk sohbetimizde, ilk dönemeçte belli ediyoruz kendimizi. Sonumuz selamet olsun.
Görüşmek üzere.